Age of Ice – Yüzyılın En Soğuk, En Gereksiz Felaket Filmi

Age of Ice Poster

Arap yarımadası üzerinde başlayan şiddetli ve devasa tektonik hareketler, iklimi kökünden değiştirecek ve buz gibi soğuklar küresel anlamda etkili olacaktır. Soğuğa karşı insanlığın hayatta kalma çabası kesinlikle görülmeye değer. Mısır’a tatil yapmaya gelen bir ailenin gözünden bu ölüm kalım savaşına şahit olacağız. Çok ani ve hızla düşen sıcaklıkla dünya yeni bir Buz Çağı’na girerken ve Sfenks, piramitler ve Sahra Çölü dağlar kadar yüksek karların altında yok olup giderken filmi izleyenlerin beyinleri de donup kalıyor. Yazımın devamında filmi adım adım anlatacağım, bu yüzden izlemeyenler varsa dikkatli okusunlar ya da okumasınlar. Gerçi filmi izlemek büyük bir zaman kaybı, hayatınızın 80 dakikasında yapacak daha yararlı işler bulabilirsiniz. Mesela gökyüzünü seyretmek gibi. O yüzden filmi izlemek yerine bu yazıyı okuyup, filmi izlemiş hissine kapılmayı tercih etmenizde yarar var. Öncelikle filmde büyük bir devam sorunu var, yazımda bazı noktaları değerlendirirken bu soruna sık sık gönderme yapacağım. Arka arkaya olması gereken sahneler belirgin bir şekilde değiştirilmiş. Filmi hiç bir noktaya dikkat etmeden izleyen birine son derece normal gözüken bu sahneler, film konusundaki olumsuz görüşlerim nedeniyle benim gözüme iyice batmış durumda.


Filmimiz bir savaş uçağı görüntüsü ile başlıyor. Denizde ona eşlik eden gemiler var. Bu jet ana üssü olan gemiye inerken sebebini anlamadığımız bir şekilde sorun yaşıyor ve inemeden havalanmak zorunda kalıyor. Uçağın sistemi çalışmıyor, pilot kendisini uçaktan fırlatıyor. Gemilerden oldukça uzağa gitmiş olması gereken jet, pilot kendisini fırlattıktan sonra birden geminin üstüne düşüp patlayıveriyor! (Devamlılık sorunu) Ayrıca bir önceki sahnede gemiler birbirlerinden bariz bir şekilde uzakta seyir halindeyken, çarpışma esnasında birden dip dibe oluveriyorlar. (Yine devamlılık sorunu) İnanılmaz efektler (Sahiden inanılmaz, efekt olduğu resmen gözümüze sokuluyor) eşliğinde patlayan uçaktan çok evvel atlamış olan zavallı pilotumuz, kurtarma teknesine vücudu yanık izleriyle dolu bir şekilde çıkartılıyor. Ölmüş. Sebebinin ne olduğunu bilmediğimiz ikinci bir su patlaması bu sefer kurtarma gemisini vuruyor. İçinde ne varsa ne yoksa birkaç salto attırıp denize düşürüyor. Denize canlı giren yüzünde yanık izleriyle ölü çıkıyor. Bir gaz patlaması daha ve bütün gemi alev toplarıyla birlikte denize gömülüyor, üstelik birkaç saniyede. Tektonik hareketler başladı! Bu şahane açılış sahnesinden aslında filmin gerisinde neyle karşılaşacağımızı anladık, inatla izleyecek olan varsa son pişmanlık neye yarar demenizden önce uyarıyorum. Filmi burada kapatın!

Bindikten on saniye sonra trenden düşen küçük çocuk Dylan ve onun peşinden sırasıyla atlayan aile üyeleri. Donarak ölecekler ama önemli değil, yeniden bir aradalar.

Gereksiz uzunlukta diyaloglarla dikkatimiz epey dağılıyor. Bu diyaloglar sanki olaylar arasında zaman öldürmek için yazılmışlar. Ailemiz otelde bir araya geldiğinde depremler başlıyor, kendilerini dışarı zor atıyorlar. Dört kişilik aile, Tarık isimli sevimli ve şaşkın bir Ürdünlünün yıkıntıların arasından kurtarılmasıyla artık beş kişilik oluyor. Bütün şehir duman ve yangın efektleriyle yıkılıyor! Sıcaklık birden sıfırın altına düşüyor. Tuzlu yağmur, çamur ve kar her tarafı etkiliyor ama nedense yollarda ve polis memurunun üstünde tek bir gram ıslaklık görülmüyor. Havalimanına bir şekilde geldiklerinde (Mısır’ın hangi havalimanı olduğu tartışılır, acaba gerçekten bu havalimanı Mısır’da mı sorusu aklıma çokça geldi.) ortalık can pazarına dönmüş durumdadır. Birbirine çarpan, kayan, düşen uçaklarla tipik bir Mısır gününüdür. Aile uçmakan vazgeçer, tren istasyonuna gitmeye karar verir. Kendilerini Kahire’den birden Haydarpaşa Tren Garı’nda buluverirler. Üstelik trenler Haydarpaşa’dan direk İtalya’ya gitmektedir. (Tabelalar yalan söylemez.) Haydarpaşa’yı görmekten duyduğum mutluluk, burasının Mısır’da bulunduğunu ima eden film senaristlerini düşününce sövmeye dönüştü. İsim vermiyorlar ama oranın Haydarpaşa olmadığını iddia edecek bir kişi bile bilmiyorum, cahil senarsitler, yönetmenler ve film ekibi dışında. Film felaket filmi olmanın ötesine geçip, iyice berbat bir hale bürünüyor.

Mısır, Kahire’de Haydarpaşa Garı ve İtalya’daki şehirleri gösteren duyuru panosu.
Yazıların detayları

Uçağın güpegündüz (gece olsa bir ölçüde kurtarabilir), benim bile göremediğim telefon ışıklarıyla otobana inmesinden mi bahsetsem, uçağın donmuş bir dere üzerinde sulara gömülmesine mi yansam bilemedim. Filmi izlemeyi bir yerden sonra bıraktım. Daha fazla izlemeye dayanamadım, sırf eleştirimi doğru düzgün yazmak için oturup bu kadar izlediğime bile yanıyorum. Filmin iki tane iyi tarafı var.

  1. Müzikleri filmdeki en güzel şeydi. Eğer buna da kötü derseniz filmi hiç açmayın bile. (Müzikler Isaac Sprintis’e ait)
  2. İyi bir film nasıl çekilir merak ediyorsanız bu filme göz atın ve yaptıkları hiçbir şeyi yapmayın!

Yönetmen ve senarist Emile Edwin Smith’ten çok daha başarılı yapımlar bekliyoruz. Tecrübesiz birisi değil, büyük bir şanssızlık yaşadığını varsayıyorum çünkü hiç kimse kötü bir film çekmek ve filminin yerden yere vurulmasını istemez. İzlendiğinde insana ufacık da olsa bir şey katmayan, içerik olarak sıfır, oyunculuk bakımından çökmüş bir filmi de kimse izlemek istemez. Görsel efektlerle ilgilinen yedi ekip üyesine en derin sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Benden bu kadar sinema severler. Bir dahaki filmde görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.