Osmanlı İmparatorluğun’da Abdülaziz Ve II.Abdülhamid Döneminde Fotoğrafçılık

GİRİŞ

Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’da gerçekleşen coğrafi keşifler ve Sanayi Devrimi sonrasında, Fransız İhtilali ile bile birlikte büyük oranda toprak kaybı yaşadı. Bu gelişmelerle birlikte ağır sanayisi olmayan, hammadde yönünden yetersiz ve teknolojik açıdan gerileyen Osmanlı’da batılılaşma hareketleri başladı. Yeni ordular kuruldu.Yeni okullar ve yeni kurumlar açıldı. Ve yurtdışına öğrenciler gönderilerek Batı’nın ilerleyişini takip edebilme çabası başladı. Bu çabalar içerisinde Osmanlı padişahlarının entelektüel ve yenilikçi olması önemle durulması gereken bir noktadır. Osmanlı padişahları fotoğrafın icadı sonrasında, fotoğrafı kısa bir zaman dilimi içerisinde, Osmanlı İmparatorluğuna getirmiş ve bu alanda fotoğrafçılara çok sayıda çalışma yaptırmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Abdülaziz ve Abdülhamit dönemi içerisinde fotoğrafçılığı ele alırken, fotoğrafın gelişimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel yapısı üzerinde durarak, ulusal ve uluslararası alanda katıldığı sergileri inceleyeceğiz. Aynı zamanda bu dönemler içerisinde saray fotoğrafçılığı yapmış Pascal Sebah ve Abdullah Freres (Abdullah Kardeşlerin) hayatları ve çalışmalarına da yer vereceğiz.

  1. Batılılaşma Hareketleri ve Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı Devleti, 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybedilmekte olan savaşlarla tanışmaya başlayacaktır. Kaybedilen savaşlar, sarsılan askerî otorite ve devlet düzeni yanında, ekonomik ve sosyal hayatı da olumsuz yönde etkilemekteydi. Mahrum olunmaya başlayan savaş gelirleri ile askerî giderlerin karşılanması mümkün olmadığı gibi, tüketime intikâl ettirilme imkânları da ortadan kalmış oluyordu.[1] Böylece devletin kuruluşundan itibaren ülkenin hayatiyetinde önemli bir ekonomik katkı unsuru olan savaş gelirlerinden mahrum oluş, esas itibariyle sermaye birikimi temeline dayanmayan bir sosyal anlayışa sahip ülke için handikap doğurmuştu. Buna karşılık yüzyıllardır Osmanlı ile mücadele içinde olan Batı dünyası, Reform ve Rönesans başlayan bir hamle ile Protestanlıkla, hareketlerinden de hız alarak, temelinde sömürgeciliğin bulunduğu bir sıçrama yapacaktır.[2]

Osmanlı İmparatorluğu ise sonlarına doğru yaklaştığı dönemde, gerilemenin ‘Batılılaşamamak’ olduğuna inanan Osmanlı yöneticileri, Avrupa’dan pek çok yabancı uzman getirterek, askeri, ekonomik, sosyal önemli görevlerde etkin roller verdiler. Batı ülkelerinin gelişmelerinin, bu alanlardaki uygulamalarına bağlı olduğuna inanan Osmanlı’da, büyük bir yenilenme hareketi başlatıldı. Sultanların giysileri, altı yüz yıllık imparatorluğun geleneksel giyiminden ilk kez farklılaştı. Kavuk, kaftan ve şalvar yerine, Avrupalı hükümdarlar gibi, yandan şeritli pantolonlar, kırmızı fes giyilmeye başlandı, ceketler de apoletlerle bezendi.  Bu asır Avrupasında, en görkemli yıllarını yaşayan endüstri devrimi, Osmanlı İmparatorluğu’nu politik, kültür ve sanat, askeri ve ticari yönlerde de etkilemeye başladı ve Batı’ya dönük bir politikanın esas alınmasına neden oldu. Toplumun beğenileri değişti. Resim, mimari ve müzikte gelenekselin yanı sıra, Osmanlı’da seçkin topluluğu oluşturan entelektüel, bürokrat ve saray çevrelerine Batı beğenisi girmeye başladı. Donizetti Paşa bir Avrupa askeri bandosu anlayışıyla Mızıka-i Hümayun’u yönetmek üzere çağrıldı. Ordunun çeşitli bölümlerinde görev yapan Alman, İsveçli, İngiliz ve Fransız paşalar vardı.(Özendes, E. 2013. s.17).

 

2.Fotoğrafın İcadı

 

Resim 1 : Joseph Nicephore Niepce

Joseph Nicephore Niepce. Gerçek anlamda ilk fotografik görüntü 1826 yılında Niépce tarafından elde edilmiştir. Niépce deneylerine ışığa duyarlı madde olarak gümüş klorür kullanarak 1816 yılında başladı. Ancak ilk fotografik görüntüyü on yıl sonra başka bir yoldan elde etti. Filistin’deki Ölü Deniz’in Judea asfaltit gölünden çıkan Judea bitümünün (bir tür asfalt) ışık etkisi ile sertleşme özelliği vardır. Niepce, kurşun – kalay alaşımından (pewter) bir levhayı parlatarak üzerine ince bir Judea bitümü katmanı sürdü[3] ve bir ‘camera obscura’ içine koyup 8 saat süreyle pozlandırarak Chalon-sur-Sâone’daki evinin penceresinden görünen görüntüyü saptadı. Daha sonra levhayı terpentin kullanarak ‘develope’ etti. Işık alan yerlerdeki bitüm sertleşmiş, ışık almayan yerlerdeki bitüm ise sertleşmeden kalmıştı. Sertleşmeden kalan bitüm  terpentin tarafından çözülünce kalıcı bir görüntü ortaya çıktı. Bu buluş 8-10 saat güneş ışığı ile pozlandırmayı gerektirdiğinden heliography olarak adlandırıldı. Niépce, 1826 yılı Haziran veya Temmuz ayında kamera yardımıyla elde ettiği dünyanın ilk fotoğrafı konusunda 8 Aralık 1827’de İngiltere’deki Royal Society’ye bilgi verdi. Niépce’in yöntemi üç bakımdan yetersizdi. Birincisi çok yavaştı, asıl görüntü keskin değildi ve üçüncüsü, yalnız bir kopya elde edilebiliyordu.

19 Ağustos 1839’da ise  François Arago, Daguerre’in buluşunu dünyaya duyurdu.  Bu yeni buluşun adı, bulucusunun adına uygun olarak Daguerreotype idi. Yeni buluş sayesinde gerçek olduğu gibi görülebiliyor ve birden fazla kopya elde edilebiliniyordu.

Resim 2: Louis Daguerre

Fransa’da ortaya çıkan bu buluş araştırmacılar, gezginler, arkeologlar, mimarlar, ressamlar ve meraklılar tarafından ilgiyle karşılandı. Ve onu kendi uğraşları doğrultusunda kullanmayı da ihmal etmediler. Uzak ülkeleri fotoğraflamak ve albümler haline getirmek için yeni bir dönem başladı. Buraları belgeleyerek görüntüleri ellerine alanlar öncelikle Fransız  toprağından gelen gezginler oldu. (Özendes, E. 2013, s.15)

2.1. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafın Duyuruluşu

Daguerreotype’in bulunuşu, İstanbul’da yayınını Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice sürdüren Takvim-i Vekayi gazetesinin 28 Ekim 1839 (19 Şaban 1225) tarihli 186. sayısında duyuruldu.

“Avrupa’da yayımlanan bazı gazetelerden alınan haberin tercümesidir. Herkesin bildiği gibi, son yıllarda buharlı makineler fabrikalarda ray üzerinde gidebilir hale geldi. Bu sıralarda bir adam düşüncelerini dikkatle bir noktada toplayıp kanalize etmiş ki, iş bir acayip sanata yönelmiş, sonunda cilveli bir ayna (yüzey) ortaya çıkmış. Fransalı Daguerre adlı marifet sahibi öğrendiği değişik sanat fenninin usulleri ile güneş ışığını yankı yaptırıp, nesnelerin hatlarını çıkarmış ve bu acayip sanatın oluşmasına gizli ve açık olarak 20 senesini vermiştir. Nihayet sonuca gelmiş ve bu olay herkesin beğenisini kazanmıştır. Şöyle ki, cismin görüntüsü, ışıktan arındırılmış büyük veya küçük kutu şeklinde olan aletin önündeki camdan geçerek içeride resmolunur. İçeri yansıyan resmin bir satıh üzerinde zaptolunması için bazı eczalar hazırlanması gerekir. Bay Daguerre tecrübesine dayanarak bu karışımı başarmıştır. Bakır levhaya sürülen maddeye iyot ismi verilir. Bu levha iyodun buharına birkaç dakika tutulduktan sonra hemen karanlık kutuya konulur, beş dakika müddetle kutunun penceresinden geçen görüntü resimlenir. Bazı saklanması gereken şeylerin böyle zaptedildiği düşünülecek olursa, bunun ne kıymetli bir icat olduğu anlaşılır. Ne gariptir ki, Daguerre’in bu keşfi sırasında Talbot isimli bir İngiliz de kendi diyarında güneş ışığını böyle kullanmıştır. Böyle ise de Daguerre’in resim çekmesi daha önce gerçekleşmiştir.”

Takvim- i Vekayi gazetesi, 28 Ekim 1839, (19 Şaban 1255) tarihli 186. sayı. (Çev. Özendes Engin)

 

1840 yılında İngiliz William Churchill’in yabancı basından aktardığı yazılarla yayımına başlayan Ceride-i Havadis gazetesinin 15 Ağustos 1841 (26 Cemaziyülahır 1257) tarihli 47. sayısı, bu defa Daguerre’ in ticari amaçla çoğalttığı makinesinden şöyle söz etmekteydi:

“Ressamların kullandığı aletlere lüzum kalmadan ve düzgün bir bölümleme ile vakit kaybetmeden, bir yerin resim görüntüsünü almak için, Avrupa’da Daguerre dedikleri zat, bir alet icat edip, Daguerre’in basması manasında Daguerreotype diye adlandırmıştır. Daha önce kitabının İstanbul’a gelip ve tercüme edilip basıldığı,ilgililer tarafından bilinmektedir. Bu Daguerreotype’i icat eden Mösyö Daguerre, bu defa da fotografya, yani ışık yazması işini bir aletle yapmaya başlamıştır. Çok kısa bir zamanda bu alet vasıtasıyla bir yerin veya bir ordunun resmi, levha üzerinde tespit olunuyor. Eğer çekilen bir belde ise bütün binalardan başka bağ ve bahçesinde olan ağaçların yaprakları dahi tek tek anlaşılıyor imiş. Eğer levhadaki bir ordu ise adamlardan başka yüzlerindeki kıllar dahi seçiliyormuş.” William Churchill, Ceride-i Havadis gazetesinin 15 Ağustos 1841 (26 Cemaziyülahır 1257) tarihli 47. sayısı.

 

2.2.  Abdülaziz (1861-1876) Döneminde Fotoğrafçılık

Abdülaziz fotoğrafla ilgilen, resim ve heykel sanatına ilgi duyan bir padişahtı. Abdullah Biraderler ismini kullanan fotoğrafçılara kendi tuğrasını kullanma yetkisi verdi. Bu fotoğrafçılar 1974-1875 yılında Abdülaziz’in görevlendirmesi ile devlet adamlarının ve paşaların fotoğraflarını çektiler. (Özendes, E. 2013, s.33)

Resim 3 : Sultan Abdülaziz

27 Şubat 1863’te, ‘Sergi-i Umum-i Osmani’ adıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Ulusal Sergisi, Serginin sanat kısmında; desen, resim, tahta ve metal gravür, matbaa sanatı, kitaplarla birlikte en büyük bölüm 150 fotoğrafta Abdullah Freres’ e ayrılmıştı. Sergide Pascal Sebah’ın, biri Seraskerat Kulesi’ nden (Beyazıt Kulesi), diğeri Galata Kulesinden çekilmiş ve onar parçadan oluşan iki adet İstanbul panoraması bulunuyordu. Sultanahmet’te (Atmeydanı) açıldı. . (Özendes, E. 2013, s.31-33).

“Abdullah kardeşlerin yurtdışındaki ilk başarısı, 1867 yılında Paris Uluslararası Sergisi’nde oldu. Serginin açılışına davet edilen Sultan Abdülaziz,  imparatorluk tarihi boyunca yurtdışına giden ilk sultan olacaktı.” . (Özendes, E. 2013, s.31).

Bu nedenle Paris Sergisi’nin Osmanlı İmparatorluğu’na ayrılan bölümünde büyük bir çalışma vardı. El dokuması ipek ve yün halılar, altın ve gümüş simlerle işli kumaşlar, pamuklu dokumalar, lüks mobilyalar, seramikler, müzik aletleri,orduyla ilgili araç-gereç, halk giysileri, Kıbrıs, Samos ve İzmir şarapları, tütün, vb. özenle hazırlanan sergi alanına yerleştirildi.

Balkanlar’dan Arap Yarımadası’na kadar imparatorluk topraklarındaki değişik kültürlerin eksiksiz tanıtılması için büyük özen gösterildi. Orkestra Türk müziğinden örnekler verdi, sergi boyunca halkoyunları gösterileri yapıldı.

Abdullah Freres’in fotoğrafları sultanın bir portresi ile başlıyordu. Saray ve Manzara fotoğraflarının yanı sıra sultan ailesininde fotoğraflarını çekiyorlardı. Fransa’nın ve nihayet Pera salonlarından Osmanlı galerisini süslemek üzere Paris’e götürülen birkaç genç ve güzel levanten kadının portresi hemen göze çarpıyordu. Ayrıca Constantinople’den dört panoramik görüntü vardı. Bu panoramaların ikisi Serasker Kulesi’nden (Beyazıt Kulesi), biri cephanelikten (Tophane), Haliç’ in görünümü adını taşıyan sonuncusu ise Galata Kulesi’nden çekilmişti. Fotoğraflar büyük ilgi gördü. (Özendes, E. 2013, s.39)

Bu Dönemde Pascal Sebah ismi de ön plana çıkmaya başladı. Özellikle, Pascal’ın tüm ticari geleceğini belirleyecek ve onun İstanbul’un saygın sanat çevreleri arasına katılmasını sağlayacak en önemli iki faktörden biri ressam Osman Hamdi Bey ile tanışması, diğeri ise  (1873) Viyana Sergisi oldu.

Bu dönemde Osman Hamdi Bey, Paris’e hukuk öğrenimine gönderildi ama hukuktan çok resimle ilgilenerek, Gerôme (1824-1904) ve Boulanger’den (1824-1888) dersler almaya başladı.

Resim 4: Osman Hamdi Bey

1869’da İstanbul’a dönüp resim çalışmalarına devam etti. Babasının sarayla olan ilişkisi nedeniyle kalburüstü çevrelerden kişilerle tanışan Osman Hamdi Bey, belli başlı sanat adamlarından da dostlar edinmişti. Bu sıralarda fotoğraf gibi yepyeni bir sanat dalı ile uğraşan ve kent manzaralarında olduğu kadar portrelerde de çok başarılı olan Pascal Sebah’la tanıştı .

Osman Hamdi Bey, yaptığı tabloların büyük bir çoğunluğunda fotoğraftan bir yardımcı araç olarak yararlanmaya başladı. Pascal Sebah, Osman Hamdi’nin istediği pozları çekebilmek için birlikte gerekli ışık ortamlarını araştırmaya ve modelleri oldukça yalın bir biçimde fotoğraflamaya başladılar. (Öztuncay, B. 2006. s.73)

Osman Hamdi’nin kendisinin modellik yaptığı, gerekse başka modellerin kullanıldığı fotoğraflar yağlı boya resimlerde kullanıldı. Osman Hamdi Bey, bu figürleri dilediği giysilerle donatarak dilediği mekanlara yerleştirdi. Bazen aynı figür çok farklı resimlerin kompozisyonu içinde kullanıldı. Bu çalışmalar, fotoğrafçı-ressam işbirliğinin en güzel örneklerindendir. (Özendes. E. 2013. s 114).Bu sanatçıları Foto Yorumcu olarak nitelendirmek yerine Fotograftan Resim Yapan Sanatçılar olarak anmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.[4]

Osman Hamdi ve Pascal Sebah’ın dostlukları Viyana Sergisi çalışmalarında da sürdü. 1873’te Viyana’da açılacak sergiye Osmanlı sarayı katılma kararı verdikten sonra sergi komiserliğine Osman Hamdi Bey’i atadı. Sergiye Osmanlı hazinesinden çok değerli eşyalar ve çeşitli bölgelerin giysileri gönderildi. Bu giysilerin büyük boyutta fotoğrafları çekilerek bir albüm hazırlandı.[5]

Albümün Osmanlı topraklarındaki tüm vilayetlerin geleneksel giyimini ve folklorik adetlerini açıklayan metinleri Hamdi Bey ile birlikte uluslararası jüri üyesi Marie de Launay tarafından yazıldı ve tüm fotoğrafları Pascal Sebah tarafından çekildi. Bu fotoğrafların erkek modelleri arasında, Osman Hamdi Bey’le birlikte Ahmed Mithad Paşa gibi, dönemin tanınmış isimleri vardı.

Les Costumes Populaires de la Turquie en 1873 adlı albüm,27,5×37 cm boyutlarında, 319 sayfa olarak hazırlandı. 20×26 cm boyutunda Sebah’ın atölyelerinde phototype metodu  ile basılmış 74 adet fotoğraf kullanıldı. (Öztuncay, B. 2006. s.62)

İmparatorluğun yurtdışındaki tanıtımında Les Costumes Populaires de la Turquie en 1873 albümü ve sergi fotoğrafları için Sultan Abdülaziz, oynadığı rol nedeniyle Pascal Sebah’ı üçüncü dereceden Mecidi nişanı ile ödüllendirdi. Saltanattan gelen bu ilk madalya ile artık stüdyo daha da ünlenerek ticari açıdan belli bir güce ulaşacaktı.

Pascal Sebah’ın yer aldığı çalışmalardan biri ise Osmanlı Mimarisi’nin usullerinin anlatıldığı ilk kitap “L’Architecture Ottomane” (Usul-i Mimar-i Osmanî) adlı eser de aynı yıl Pascal Sebah tarafından  fotoğrafları çekilecektir. (Öztuncay, B. 2006. s.57)

 

2.3 Abdülhamit Döneminde Fotoğrafçılık

Sultan II. Abdülhamid (1842-1918), Osmanlı’da fotoğrafın koruyucusu ve destekleyicisi oldu. 1884 yılında, İstanbul hapishanelerinde bulunan bütün tutukluların fotoğraflarının çekilmesi için Zaptiye Nazırı Kamil Paşa’yı nezaret binasında fotoğrafhane kurmakla görevlendirdi.

Resim 5: II.Abdülhamit (Şehzade iken)

Fotoğrafların altına mahkumların isimleri, suçları ve mahkumiyet süreleri de yazılı olan tek tek veya üçerli gruplar halindeki boy fotoğraflarını albümler haline getirtti. 1901, tahta geçişinin 25. yılında Osmanlı topraklarında çıkarılacak af için, bu albümlere bakarak kararını verdi. Cezaevlerinin, her türden insanı toplayan yerler olduğu düşünülürse, bu albümlerin, o devrin giyim kuşamı açısından da çok değerli olduğu açıktır. (Özendes, E. 2013. s.32)

  1. Abdülhamid, saltanatının 25. yılında af kapsamına almak üzere, tüm mahkümların fotoğraflarını çektirdi. İşte “Meşhur eşkıyalardan olup, idam cezasına çarptırılmışAli oğlu Mustafa”.1900.  Güzel sanatlarla ilgilenen sultanın kendisi de fotoğraf çekerdi. 1894’ün Ocak ayında teknik eksiği olmayan bir fotoğrafhanenin Yıldız Sarayı’nda açılması için emir verdi.  Bu fotoğrafhanenin başına da Ali Rıza Bey ‘i getirdi. Sultan sarayda vaktinin çoğunu resim salonu, müzik salonu ve fotoğraf atölyesinde geçirirdi. Sultan Abdülhamid aynı zamanda çok iyi bir fizyonomistti (yüz okuma sanatı) İstanbul’un önemli ailelerinin kendisinde bulunan fotoğraflarına bakarak, Harbiye’ye girecek öğrencileri seçerdi.  Sultan’ın Başkatibi Tahsin Paşa anılarında, Abdülhamid’in sık sık kendisine; “Her resim bir düşüncedir. Bir resim yüz sayfalık yazı ile anlatılamayacak siyasi, duygusal anlamları telkin eder, onun için ben yazılı içerik yerine resimlerden faydalanırım”[6] dediğini belirtmekteydi. (Tahsin Paşa’nın Hatıratı, 1931.) Sultan II. Abdülhamid’in fotoğrafa verdiği bu önem, bu sanatın onun döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda gelişmesini sağladı. Fotoğrafçılara ülkedeki olayları ve temel kurumları belgeleme görevini verdi. Hemen bütün donanma gemileriyle, askeri kuruluşların, fabrikaların mensuplarının, devlet tarafından yapılmış bütün binaların, okulların, karakolların, camilerin, etnografik çevrenin, arkeolojik görünümlerin ve doğanın fotoğraflarını çektirdi. Ziyarete gelen yabancı devlet adamlarının imparatorluktaki gezilerini, hastane ve büyük müesseselerin açılışlarını çektirdiği bu fotoğraflardan izledi. 1879 yılından sonra Abdullah Kardeşlerin yerine saray fotoğrafçılığı görevine getirilen Kargopoulo Sultan Abdülhamid’den ‘Padişah Hazretlerinin Fotoğrafçısı’ unvanını alarak, bunu uzun bir zaman sürdürdü.

Kargopoulo, Sultan V. Murad’ın da özel fotoğrafçısıydı. Sultan’a şehzadeliğinden başlayarak, üç ay süren saltanatı sırasında da fotoğraf dersleri verdi.

Sultan II. Abdülhamid’in tahta geçişinden sonra, stüdyosunun duvarından  indirmediği Sultan V. Murad’ın fotoğrafından dolayısıyla bir zaman için unvanı geri alındıysa da tekrar kendisine iade edildi.

1884 yılında II. Abdülhamid’in emriyle Zaptiye Nezareti binasında kurulan fotoğrafhanenin yönetiminden de Kargopoulo sorumluydu. Bu fotoğrafhanede daha sonra hapishanelerdeki mahkumların fotoğrafları çektirilecekti.

Saray fotoğrafçılığı görevi, Basile Kargopoulo’nun ölümünden sonra oğlu Constantin’e verildiyse de bu görevde başarılı olamadı. Tünel’deki stüdyo da 1895’te kapandı.

1893’te, Sultan II. Abdülhamid Osmanlı ülkesinin propagandasını yapmak amacıyla, 51 fotoğraf albümünü Amerika’da National Library’e, 47 fotoğraf albümünü ise İngiltere’de British Museum’a gönderdi. Altı ayrı fotoğrafçının işlerinden oluşturulan bu albümlerde; Halep, Şam, Adana, İzmir, Çankırı, Denizli, Bağdat, Edirne, Manisa, Aydın,Bursa, İzmit, Selanik, Kastamonu, Trabzon, Beyrut ve İstanbul’un okulları ve çeşitli görüntüler bulunmaktaydı.

  1. Abdülhamit Abdullah Kardeşlere çektirdiği fotoğraflarla, Pascal Sebah ve Pascal Sebah’ın  ölümünden sonra Sebah&Joailer adını kullanan oğlunun çektiği fotoğraflardan 51 albüm yaptırdı.

Resim 6: 1893 yılında Chicago Sergisi

Sergisin de küçük bir İstanbul canlandırılmış ve bu sergide İstanbul Panoramaları ve Osman Hamdi resimleri de yer almıştır. II. Abdülhamit tarafında Abdullah Kardeşlere çektirilmiş 1823 adet fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflar içerisin de Osmanlı İmparatorluğu’nun sahip olduğu donanmalar, saraylar, camiler, evler, konaklar, okullar, çeşmeler ve tarihi eserler bulunmaktaydı. Ayrıca, öğrenciler, devlet adamları ve kütüphanelerin de fotoğrafları gönderilmiştir.

  1. Pascal Sebah

Suriyeli göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, Pascal Sebah 1857’de, Avusturya ve Fransa posta ofislerinin bulunduğu Tom Tom Sokağı’nın 10 numaralı binasında bir fotoğraf stüdyosu açtı. Bu stüdyoya El Chark Societe Photographique adını verdi. Aslında insanların cıvıl cıvıl kaynadığı Pera caddesinin üzerinde bir yer edinmek çok daha doğru olacaktı. 1860 yılında Grand’ Rue de Pera’daki Rus Elçiliği’nin bitişiğinde bulunan 439 numaralı yere taşınan Sebah, Fransız asıllı A. Laroche’u stüdyonun yönetimine getirdi. Tom Tom Sokağı 10 numaradaki stüdyoyu da elden çıkarmayarak, daha sonraki yıllarda gelişmiş bir laboratuar olarak kullanacaktı.

Resim 7: Pascal Sebah

Paris’te fotoğrafçılık tekniğini iyice öğrenmiş ve bu konuda çalışmalar yapmış olan Laroche, fotoğrafın bulunuşundan yaklaşık 20 yıl sonraya rastlayan yıllardan başlayarak, 1873 yılının sonuna kadar Sebah’la İstanbul’da çalışmalarını sürdürdü. Stüdyonun sanatsal çekim işlerinden çok, üretimle ilgili bölümünden sorumluydu. Pascal daha ilk yıllardan fotoğraftaki başarılı çalışmaları nedeniyle, Paris’teki Societe Française de Photographie’den 1859 yılında bir madalya kazandı. Stüdyoda kurulan özel bir sahnede, yerel giysileri içinde dönemin Osmanlı tiplerini, sokaklarda çeşme, cami gibi anıtları, çarşıları çekiyordu. Bu görüntüler, turistler tarafından büyük ilgi gördü.

27 Şubat 1863’te, ‘Sergi-i Umum-i Osmani’ adıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Ulusal Sergisi Sultanahmet’te (Atmeydanı) açıldı. Serginin sanat kısmında; desen, resim, tahta ve metal gravür, matbaa sanatı, kitaplarla birlikte en büyük bölüm, 1863 İlk Ulusal Sergi 150 fotoğrafta Abdullah Freres’e ayrılmıştı. Sergide Pascal Sebah’ın, biri Seraskerat Kulesi’nden (Beyazıt Kulesi), diğeri Galata Kulesinden çekilmiş ve onar parçadan oluşan iki adet İstanbul panoraması bulunuyordu.

Resim 8: Sergi Umum-i Osmani

Guide Conınıercial’in ilk sayısı olan 1868 yıllığında, fotoğrafçı olarak Baghdazarian, El Chark, Vasili Kargopoulo, Vuccino et Fettel, Jean Xanthopoulos ile birlikte Pascal Sebah’ın adı da geçmekteydi. Özellikle, Pascal’ın tüm ticari geleceğini belirleyecek ve onun İstanbul’un saygın sanat çevreleri arasına katılmasını sağlayacak en önemli iki faktörden biri ressam Osman Hamdi Bey ile tanışması, diğeri ise Viyana Sergisi oldu. Bu dönüm noktasının verdiği güvenle, Mısır şubesini de açarak bir yükselişe geçmeye başladı.

Osman Hamdi Bey, Paris’e hukuk öğrenimine gönderildi ama hukuktan çok resimle ilgilenerek, Gerôme (1824-1904) ve Boulanger’den (1824-1888) dersler almaya başladı. 1869’da İstanbul’a dönüp resim çalışmalarına devam etti. Babasının sarayla olan ilişkisi Osman Hamdi Bey (1842-1910) nedeniyle kalburüstü çevrelerden kişilerle tanışan Osman Hamdi Bey, belli başlı sanat adamlarından da dostlar edinmişti. Bu sıralarda fotoğraf gibi yepyeni bir sanat dalı ile uğraşan ve kent manzaralarında olduğu kadar portrelerde de çok başarılı olan Pascal Sebah’la tanıştı . Bu tanışma yeni bir ikili yaratmış gibiydi. Osman Hamdi Bey, yaptığı tabloların büyük bir çoğunluğunda fotoğraftan bir yardımcı araç olarak yararlanmaya başladı. [7]

Resim 9: 1873 Viyana Sergisi.

Pascal Sebah, Osman Hamdi’nin istediği pozları çekebilmek için birlikte gerekli ışık ortamlarını araştırmaya ve modelleri oldukça yalın bir biçimde fotoğraflamaya başladılar. Gerek Osman Hamdi’nin kendisinin modellik yaptığı, gerekse başka modellerin kullanıldığı fotoğraflar artık yağlı boya resimlerin temel figürleriydi. Osman Hamdi Bey, bu figürleri dilediği giysilerle donatarak dilediği mekanlara yerleştirdi. Bazen aynı figür çok farklı resimlerin kompozisyonu içinde kullanıldı. Bu çalışmalar, fotoğrafçı-ressam işbirliğinin en güzel örnekleridir.

Osman Hamdi ve Pascal Sebah’ın dostlukları Viyana Sergisi çalışmalarında da sürdü. 1873’te Viyana’da açılacak sergiye Osmanlı sarayı katılma kararı verdikten sonra sergi komiserliğine Osman Hamdi Bey’i atadı. Sergiye Osmanlı hazinesinden çok değerli eşyalar ve çeşitli bölgelerin giysileri gönderildi. Bu giysilerin büyük boyutta fotoğrafları çekilerek bir albüm hazırlandı. Pascal Sebah, Abdülaziz döneminde sergilediği fotoğrafları ve hazırladığı albümlerle Osmanlı saray fotoğrafçıları arasında önemli bir yere sahip olmuş oldu.

  1. Abdullah Freres

Abdullah Freres -Viçen (1820-1902) / Hovsep (1830-1908) / Kevork (1839- 1918)

Aşağıda Sırasıyla Viçen, Hovsep ve Kevork. (Abdullah Freres / Abdullah Biraderler.)

Resim 10,11,12 : Abdullah Biraderler. (Viçen, Hosep, Kevork).

Kayseri ‘den gelip İstanbul’da Samatya’ya yerleşen Abdullah kardeşlerin ailesi, 1610 yılında doğan Aleksan Gesaratsi’nin (Kayserili) soyundandır. Hürmüzyan aile adını kullanırken, büyük dedeleri Hürmüz’ün başladığı sırmakeşlik mesleği nedeni ile uzun yıllar nesilden nesile aile üyelerinin bazıları ‘Sırmakeş’, bazıları ise ‘Sırmakeşyan’ diye çağrıldılar. Aile adı olarak Abdullah’ın kullanılması ise 1757’de doğan Asdvadzadur Hürmüzyan’dan sonraya rastlamaktadır. [8]

Ailenin İstanbul’a geliş nedenleri çok açık değildir. Ancak, Ermenilerin bir kısmı bulundukları köylerden büyük kentlere kendi istekleriyle, bir kısmı ise güzel sanatlar dalında üstün yetenekleri nedeniyle bazı nüfuzlu kişilerin baskısıyla, bu kentlerin sanat alanındaki çalışmalarına katkı olması için yerleştirilmişlerdi. (Özendes, Engin. 2013. s.132).

Abdullah kardeşlerin babası Apraham Abdullah, 1792’de İstanbul’da doğdu. Anneleri Roza ise Bengliyan ailesine mensuptu. Apraham, küçük yaşta ipekçi Kazaz Artin Amira Bezciyan’ın (1771-1834) yanına girdi ve uzun zaman ipek işleri ile uğraşarak onun dostu ve meslektaşı oldu. Daha sonra kendi işini kurarak, ipekli kumaş ticaretine başladı. Apraham birçok yeteneği ve saygıdeğer kişiliği ile çok sevilen ve aranan bir kişiydi. 3 kız ve 5 erkek çocuğu vardı. Çocuklarından Viçen, Hovsep ve Kevork güzel sanatlarla uğraştılar.

Sanat alanında üstün yetenek sahibi olan Ermeniler; Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Elazığ ve İstanbul’da aynı zamanda eczacı ve kimyager olarak bilinirlerdi. Bu nedenle ilk fotoğraf tekniği olan Daguerrotype’e geçmeleri, dönemin fotoğrafçılarının tüm fotoğraf kimyasını da kendileri hazırlaması gerektiğinden, kolay oldu. Ayrıca Ermeniler Venedik’teki Murad-Raphaelyan okulundan sanat alanında çok şey öğrendiler. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde yaşayan Ermeni aileler, çocuklarını Venedik’teki bu okula sanat öğrenmeye gönderirlerdi.

Kevork Abdullah da 1852’de kendi yaşıtlarından oluşan on iki kişilik bir grupla birlikte İstanbul’dan Venedik’teki Murad-Raphaelyan okuluna gitmek üzere yola çıktı. Gösterdiği büyük başarı karşısında, öğretmenleri tarafından iki sene ihtisas yapmak üzere Roma’ya gönderilmek istendi. Ancak bazı ailevi sorunlar nedeniyle, kendisine büyük bir gelecek vaat eden bu büyük fırsattan yararlanamayarak, 1858 yılında İstanbul’a ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı.

Ağabeyi Viçen Abdullah, birinci sınıf ressam olarak İstanbul’da ün yapmıştı. Sedef ve fildişi üzerine yaptığı minyatürlere, en zor beğenen sanatseverler ve ressamlar bile büyük bir hayranlık duyuyorlardı. Sultan Abdülmecid’in ve daha sonra da Sultan Abdülaziz’in ve birkaç ünlü paşanın resmini hazırladı. Viçen’in resim konusundaki büyük becerisi sonunda onun, 1856’da İstanbul Beyoğlu’nda bir fotoğraf stüdyosu açan ve bu stüdyoda Daguerreotype ile uğraşan Alman kimyager Rabach’ın yanında rötuşçu olarak çalışmasına neden oldu.

1858’de Venedik’ten dönen Kevork, kardeşleri Viçen ve Hovsep ile birlikte ülkesine dönmek isteyen Rabach’ın stüdyosunu devraldı. Kevork anılarında;

“Üç kardeş büyük bir azim ve özveri ile çalışarak, ne parayı esirgedik, ne de emeği. Çeşitli denemeler yaptık, müşterileri memnun edebilmek ve mükemmele ulaşabilmek için her çareye başvurduk. Sanatta büyük ilerlemeler kaydettik ve belli bir yere ulaşmayı da başarabildik. Ancak hiçbirimiz elde edilen sonuçlarla tatmin olmayıp, daima daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele erişmek için tüm gücümüzle çalışmaya devam ettik

diye kaydediyor. Hedef, o dönem fotoğrafçılığın merkezi olan Paris idi.

Paris’te dönemin fotoğraf teknikleri üzerinde araştırmalar yapan ve Fransız başkentinde soylular arasında çok geniş bir çevresi bulunan ünlü fotoğraf amatörü Kont Olympe Aguado’nun ilgisini çekmek ve yardımlarını sağlamak üzere, bir dostları aracılığıyla İstanbul’daki Fransız Elçiliği’nden bir tavsiye mektubu aldılar. Kevork ve Viçen’in ilk işleri Paris’te Baron Taylor’u görmek oldu. Sonrasında da Kont Olympe Aguado’yu ziyaret ettiler. Kont, fotoğrafçılık hakkında bildiklerini onlara anlattı. Paris’te kaldıkları bir ay zarfında gerek Kont’la, gerekse onun tanıdığı fotoğrafçılarla yararlı birçok görüşmeler ve mesleki konuda araştırmalar yaptılar. Paris’ten ayrılmadan önce Kont’la vedalaşmak üzere şatoya giderek, kendi çektikleri fotoğraflardan oluşan bir albümü takdim ettiler. Kont onların bu incelikleri karşısında, başarılarının devamını dileyerek, İstanbul’daki Fransız Elçisi Marquis de Moustier’ye verilmek üzere bir tavsiye mektubu verdi. Kont bu mektupta

” … Bu delikanlılar, her türlü yardıma ve teşvike layık

yetenekli gençlerdir. Kendilerini teşvik ediniz ve

Türkiye’deki devlet büyüklerine ve paşalara kendilerini

tavsiye ediniz” diye yazdı.

Kevork ve Viçen, yeni bilgilerle dolu olarak İstanbul’a

döndüler ve tüm sanat yeteneklerini göstererek çalışmaya

başladılar. Abdullah kardeşlerin çektikleri

fotoğraflarda bir başka canlılık vardı. Abdullah Freres

adlı stüdyonun ünü gün geçtikçe daha da artıyordu.

Abdullah kardeşlerden Kevork bu başarılarını şöyle

ifade ediyor: “Bir sene sürmeden fotoğrafçılık sanatını

zirveye çıkardık”.[9]

Üç kardeş Collodion kullanımında kendi özel yöntemlerini ve formüllerini de denediler. Kalıcı bir canlılık verebilmek için, ışığın en doğru bir biçimde yönlendirildiği portreleri herkesin dikkatini çekmeye başladı. Beyoğlu’nda çalışan Derain adlı fotoğrafçının çektiği Kevork Abdullah portreden Sultan Abdülaziz hiç hoşnut değildi. Sadrazam Fuad Paşa, Sultan’a Abdullah kardeşlerden söz etti. 1863 yılında Sultan, kardeşleri İzmit’teki av köşküne davet ederek onlara portresini çektirdi. Sonuç olağanüstüydü. Sultan; “Yüzüm ve asıl görüntüm, Abdullah kardeşlerin çektiği fotoğraftaki gibidir. Emrediyorum, bundan böyle yalnızca onların çektiği fotoğraflarım resmi fotoğraf olarak tanınsın ve böyle kabul edilerek her tarafa dağıtılsın” diye emir verdi. Sultan, verdiği bir başka buyrukla da onları ‘Ressam- ı Hazret-i Şehriyar-i’ rütbesi ile ödüllendirdi.

Abdullah kardeşlerin yurtdışındaki ilk büyük başarısı, 1867 yılında Paris Uluslararası Sergisi’nde oldu.[10] Serginin açılışına davet edilen Sultan Abdülaziz, imparatorluk tarihi boyunca yurtdışına giden ilk sultan olacaktı. Bu nedenle Paris sergisinin Osmanlı İmparatorluğu’na ayrılan bölümünde büyük bir çalışma vardı. El dokuması ipek ve yün halılar, altın ve gümüş simlerle işli kumaşlar, pamuklu dokumalar, lüks mobilyalar, seramikler, müzik aletleri, orduyla ilgili araç-gereç, halk giysileri, Kıbrıs, Samos ve İzmir şarapları, tütün, vb. özenle hazırlanan sergi alanına yerleştirildi.  Bir cami, bir boğaz yal ısı ve bir hamam modeli, içine girilip gezilebilecek boyutta hazırlandı. Yaratılan Türk kahvesi mekanında izleyenlere kahve ve lokum ikram edildi. Balkanlar’dan Arap Yarımadası’na kadar imparatorluk topraklarındaki değişik kültürlerin eksiksiz tanıtılması için büyük özen gösterildi. Orkestra Türk müziğinden örnekler verdi, sergi boyunca halkoyunları gösterileri yapıldı. On üç bölümden oluşan serginin son bölümü sanata ayrıldı.

Osman Hamdi Bey’in üç tablosu ile başlayan, Preziosi, Mable, Serabyan, Rıza Efendi, Pierre Montani ile süren resimlerden sonra, anıtların maketleri, çeşitli mimari projeler, heykeller sergilendi. Bu bölümde önemli bir yer işgal eden Abdullah Freres’in fotoğrafları Sultan’ın bir portresi ile başlıyordu. Olağanüstü güzellikteki portre fotoğrafları içinde; daha önce Fransa’nın Constantinople büyükelçisi olan ve günün Fransa Dışişleri Bakanı Marquis de Moustier, aynı elçiliğin birinci sekreteri Bay Bonniere, Belçika Konsolosu Bay Keun, Lübnan Genel Valisi Davud Paşa, Mısırlı Bogos Bey, Constantinople Ermeni Katolik Cemaati Başpiskoposu Bay Hasun, Galata’nın Rot-child’i Bay Camondo ve nihayet Pera salonlarından Osmanlı galerisini süslemek üzere Paris’e götürülen birkaç genç ve güzel levanten kadının portresi hemen göze çarpıyordu. Ayrıca Constantinople’dan dört panoramik görüntü vardı. Bu panoramaların ikisi Serasker Kulesi’nden (Beyazıt Kulesi), biri cephanelikten Haliç’ in görünümü adını taşıyan sonuncusu ise Galata Kulesi’nden çekilmişti. Fotoğraflar büyük ilgi gördü. Bu sergi hakkında The Times’da: “Paris’teki serginin fotoğrafçılık bölümünde, Abdullah Freres imzalı birçok fotoğraf gördük. Bunların hangi milletten olduklarını bilmiyoruz, ancak fotoğrafları olağanüstü … ” diye bir yazı yayımlandı.

Daha sonra aynı sergi ile ilgili, 14 Kasım 1867 tarihli La Turquie adlı gazetede The Times’da çıkan bir yazıdan söz edilerek“Abdullah Freres tarafından sergilenmiş olan İstanbul’a ait iki manzaraya bir şeref mansiyonu vermeyi ihmal etmemeliyiz. Abdullah, gerek Müslümanlarca gerekse Hıristiyanlarca tanınan az rastlanır isimlerden biridir” diye yazıldığı vurgulanmaktadır.

The Times’da, bu uluslararası serginin fotoğraf bölümünden yalnızca birkaç kişinin adının belirtilmiş olması ve bu az sayıda kişinin içinde Abdullah kardeşlerin bulunması, onların Avrupada da tanınmaya başladığının bir kanıtıydı. Ancak Saray fotoğrafçıları oldukları söylenen Abdullah kardeşler, aralarında en büyükleri ve en ünlüleridir. Kendileri soylu bir aileden gelmektedirler ve yetenekleri ile uluslar arası bir üne sahiptirler. Bugüne kadar fotoğrafçılık alanında kendilerine kimse ulaşamamıştır. Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da en değerli ve en ilginç şeylerden biri de bu usta ellerin çekmiş olduğu fotoğraflar olup, kenti ziyaret eden tüm yabancıların bu fotoğraflardan edinmeleri tavsiye olunur.

Atölyeleri Pera’da ana cadde üzerindedir. Fotoğraf koleksiyonunda; İstanbul’un çeşitli manzaraları, işyerlerinde veya tezgahlarının başında tipik zanaatkarlar, yöresel giysilerle insanlar, imparatorluk ailesinin fotoğraftan, Abdullah kardeşler özellikle stüdyo fotoğraflarında ustaydılar. Bu nedenle de değişik desenli panolar, kadife perdeler, çeşitli sütunlar, günün modası kanepeler, Doğu’yu simgeleyecek sedef kakmalı masalar, nargile, çubuk, sim işli terlikler yaratacakları ortam için vazgeçilmez aksesuarlardı. Çalışmalarında doğal ışığın rolü büyüktü. Birer ışık ustası olarak çatıdaki stüdyolarının tavanından gelen gün ışığını perde ve yansıma şemsiyeleri ile son derece özenle yönlendirdiler. Cam tavanlı çekim odası stüdyonun kalbiydi. Müşteri ile temasta bu çekim odasının dekoru ve ihtişamı her zaman önem taşıdı.

Başlangıçta 15-30 dakika gibi uzun bir zaman alan fotoğraf çekme işlemi, hem fotoğrafçılar hem de modeller açısından büyük bir yoğunlaşma ve sabır gerektiriyordu. Fotoğrafı çekilen kişi bu zaman içinde fotoğrafın netsiz çıkmaması için kıpırdamamak zorundaydı. Bu nedenle haşmetli dekor koltukların arkasına, kameradan bakıldığında görülmeyen ama başı kıpırdamadan tutmaya yarayan arka destekler hazırlandı. Çekim süresinin 60 saniyelere kadar indiği 1854’lere gelindiğinde, Disderi tarafından bulunan Carte-de-visite yöntemi inanılmaz bir biçimde portre çekimlerini hızlandırdı. 6 veya 8 portreyi tek bir plakaya çekmek mümkündü artık. Portre çekimlerinin bu derece hızlanması ve elbette diğerlerine kıyasla ucuzlaması, Carte-de-Visite’lerin içine yerleştirileceği özel albümlerin doğmasına ve bu albümlerin varlıklı ailelerin salon aksesuarlarından biri haline gelmesine neden oldu. İlk yıllarda daha dikkatle hazırlanan kompozisyonlar Carte-de-Visite’lerin getirdiği hız nedeni ile özellikle sıradan atölye fotoğrafçılarının özensizliği ile ruhsuz resimler haline geldi. (Özendes, Engin. 2013. s.145).

Estetik duygusu olan sanatçılar ise kendi sanatkar yaklaşımlarından vazgeçmezken, daha iyiyi ve güzeli sunma konusunda araştırmalarını sürdürdüler. Carte-de Visite’ lerle birlikte portre çekimleri için Cabinet boylar da kullanılmaya başladı. Onların portreleri insan ruhunun aynası gibiydi. Boy, diz seviyesi, yarım boy, göğüs hizası veya baş çekimlerinde, elde edilecek görüntünün modelin yaşına, vücut yapısına, alışkanlık ve geleneklerine uygunluğuna dikkat ettiler.

1869 yılında, İngiltere veliahttı Galler Prensi Edward (1841-1914) (daha sonra Kral VI I. Edward) 20 kişilik maiyetiyle İstanbul’a geldiğinde, Abdullah kardeşlerin atölyesini ziyaret ederek, orada gördüğü sanattaki maharete ve ince zevke hayran kaldığını belirtti. Bu ifadenin kanıtı olarak da ertesi gün onları İngiliz Sarayı’na davet edip, eşi Alexandra ve maiyetiyle birlikte fotoğraflarının çekilmesini istedi. Abdullah kardeşler ertesi gün prensin hem maiyetiyle hem de prensesle fotoğraflarını çektiler. Galler Prensi, Kevork’a, 8 gün içinde Sivastopol’a gidip döneceğini söyleyerek, bu zaman içinde fotoğrafların hazır olmasını istedi. Abdullah kardeşler, düzenli fakat yorucu bir çalışmaya koyularak, bu kadar kısa bir zamanda istenen fotoğrafların kopyalarını hazırlamayı başardılar. Bu konu ile ilgili haber Levant Herald gazetesinin 8 Nisan 1869 tarihli sayısında şöyle duyuruldu: (Özendes, Engin. 2013. s.148).

Abdullah kardeşlere, cumartesi öğleden evvel Galler Prensi ve prensesinin fotoğraflarını çekmesi için, Saray’a gelmelerine dair bir emir gönderilmişti. Prens negatifin çok başarılı olduğunu belirterek, Kırım’da olduğu süre içinde yapılabilecek en fazla kopyanın yapılmasını söyledi. Ayrıca eğer Abdullah kardeşler Londra’da bir şube açarsa, özel destekte bulunacağına dair söz verdi.” (Ak.Özendes, E. 2013. s.148)

Ancak Abdullah kardeşler Londra’da şube açma planını uygulayamadılar. Bu konuda Kevork’un anılarında şöyle yazılıdır:

“Hiç geçerli olmayan nedenlerden dolayı olmadı, olamadı. Bir tür kaderin cilvesi. Pek çok kişi başaramayacağımıza bizi inandırmak istedi. İngiltere başkentinin sisli ve rutubetli havasının fotoğrafçılığa büyük zarar vereceğini iddia ederek, bu işten vazgeçmemiz için bize adeta baskı uyguladılar. Havanın zararlı olduğunu tekrarlayıp durdular, ‘ hatta bazen gündüzleri bile ortalık o kadar loş olur ki, insanlar gaz yakmak zorunda kalır’ dediler. Aslında tüm bu söylenenlerde belli bir gerçek payı vardı. Çekilen fotoğraflar için bol ışık gerekliydi. Elde edilecek başarılarda güneş ışığının rolü büyüktü. İngiltere’de çalışan fotoğrafçıların şartlarını düşünmeden, bu garip düşüncelerle şansımızı yitirdik. Buna bin pişman olduk.” (Ak.Özendes, E. 2013. s.139)

Abdullah kardeşlerin başarıları ve ünleri gün geçtikçe artmaktaydı. Levant Herald gazetesinin 18 Haziran 1869 tarihli sayısından:

Sultan fotoğrafçıları Abdullah kardeşler, Dolmabahçe Sarayı’na çağrıldılar ve Sultan’ın Carte-de visite ve Cabinet boyutunda birkaç portresini çektiler. Yarım saatten fazla süren bu ziyaret sonucundan Sultan çok memnundu. Aynı zamanda Abdullah kardeşler tarafından çekilen Galler Prensi ve Prensesi’nin portrelerini beğendiğini belirtti. Dün çekilen fotoğraflardan profilden olanı, bir nişan üzerine aplike edilecek.” (Ak.Özendes, E. 2013. s.139)

Fransız İmparatoriçesi Eugenie, imparatorluğu ziyarete geldiğinde, Abdullah kardeşler, imparatoriçenin fotoğraflarını çektiler ve bir albüm sundular. Levant Herald’ın 16 Ekim 1869 tarihli sayısında “Yaygın ve haklı bir üne kavuşmuş olan Abdullah kardeşler, İmparatoriçe Eugenie’ye mükemmel bir biçimde ciltlenmiş ve Sultan armasıyla süslenmiş La Turquie Ancienne et Moderne adlı bir fotoğraf albümü takdim etmek şerefine nail olmuşlardır” demektedir.

Abdullah kardeşlerin fotoğraflarındaki üstünlüğün nedenini, Ermenice yayımlanan bir dergide Kevork Abdullah, Collodion isimli mayinin hazırlanmasındaki titizliklerine ve kompozisyonlara çok dikkat etmelerine bağlıyor. Bu dikkatin sonucunda fotoğrafların güzel bir rölyefte ışık ve gölgelerde ahenkli bir geçiş kazandığını belirtiyor.

1873 yılının 4 Temmuz günü, Mecmua-ı Maarif gazetesinin 11. sayısında ve Şark gazetesinin 182.sayısında, Abdullah kardeşlerin başkaları tarafından taklit edilemeyeceği bir Sultan buyruğu olarak yayımlandı. Abdullah kardeşlerin fotoğrafından yararlanılarak Abdülaziz’in Londra seyahati 4 Temmuz 1874 tarihli Şark gazetesinin 172. sayısında Viçen Abdullah’ın Dolmabahçe Sarayı’na çağrılarak, Sultan’ın (Abdülaziz) sırma ve ipekle resminin yaptırıldığı duyuruldu.

1870’li yılların başında Rus dükü İstanbul’a gelerek Abdullah kardeşlerin atölyesini ziyaret edip, fotoğraflarını çektirmişti. Grandük Nikolai, çekilen bu fotoğrafları görünce, sanatçılara karşı büyük bir hayranlık duyduğunu belirtmişti. 1876 yılında Osmanlı tahtına geçen Sultan II. Abdülhamid zamanında da ‘Sultan Fotoğrafçısı’ unvanlarını koruyan Abdullah kardeşler, yaşamlarındaki en büyük problemi Grandük Nikolai nedeniyle yaşayacaklarını hiç hatırlarına getirmemişlerdi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanınca, Rus ordusu San Stefano’ya (Yeşilköy) yerleşti (26 Şubat 1878). Arakel Dadyan’ın (1821-1911) konağında ikamet eden Grandük Nikolai Nikolayeviç (1831-1891), Kevork Abdullah’ı yanına çağırttı. İçlerinde, General Suvalov, General Dodlepen, General Nobokoyiçiski, General Kurka, General Hagopelev, Denizci Dolgorukov, topçu Muradov ve ordunun veznedarı Sürenyan’ın da bulunduğu 107 kişilik bir grubun fotoğrafını çektirdi. Bu işler bitince, Abdullah çok nazik bir şekilde Grandük Nikolai’ın portresini çekmeyi teklif etti. Rus generaller Kevork’a yerinin burası olmadığını, İstanbul’u terk ederek St. Petersburg ‘a gidip orada yerleşmesini telkin etmeye çabaladılar. Bu öneri Kevork’un mantığına ve duygularına ters düştüğü için reddetti ama yine de başarının vermiş olduğu hazdan ve coşkudan sarhoş olarak, Rus generalleri kendi evine yemeğe davet etme gafletinde bulundu. (Özendes, Engin. 2013. s.159)

Kevork ve kardeşinin bu yeni ilişkileri Sultan II. Abdülhamid’in kulağına gitti. 1878’de bu davranışlarını Sultan, müessesenin üzerindeki padişah tuğrasını geri alarak cezalandırdı. Fakat daha sonra Ignatiyef’in müdahalesi ve Grandük Nikolai’ın Sadrazam Ahmed Vefik Paşa’ya yaptığı başvurularla bu olay kapanmış gibi gösterildi ve tuğranın iade edileceğine dair söz verildi. İade edileceği söylenen sultan tuğrası ve müessesenin itibarı ise ancak 1890’da yerine getirilecekti. Artık gözden düşen Abdullah kardeşlerin, daha önce çekmiş oldukları il Abdülhamid’in portrelerini bile saklamaya hakları yoktu.

26 Aralık 1880 yılında bir irade ile sanki bu portreler yeni çekilmiş gibi kabul edildi. İradenin içeriğinden de anlaşılacağı gibi bu cüretleri, dükkanları basılıp, orijinallerin yok edilmesi ile cezalandırıldı. 26 Aralık 1880’de Abdullah kardeşler hakkında hazırlanan iradenin metni:

“Fotoğrafçı Abdullah ‘ın, ruhsat ve izin almaksızın padişah hazretlerinin fotoğrafını çıkardığı sadrazama gönderilen fotoğraftan anlaşılmıştır. Bu fotoğraftan öteye beriye ne miktar dağıtılmış ise hızlı bir şekilde toplattırılıp, bundan sonra bir adet bile çıkarıl m asının kesinlikle yasaklanması gerekmektedir. Adı geçene, izin almadan böyle bir davranışta bulunduğundan dolayı düzenlenecek cezanın hızlı bir şekilde uygulanması padişah hazretlerinin emrinin gereğidir.”[11]

St. Petersburg, Moskova gibi birçok şehirde bu değerli fotoğraflar herkesin takdir ve hayranlığını kazandı. Stüdyo içi fotoğraflar daha önceden belirlenmiş ve düzenlenmiş olduğundan, fotoğrafçı ve modeli arasında sessiz ve karşılıklı bir anlaşma var gibiydi . Dış çekimler ise son derece karmaşık ve dağınık görüntülerden seçip ayıklamak ve özenle çerçevelemek isteyen zor bir çalışma gerektiriyordu.  Stüdyo çekimleri ustası olan Abdullah kardeşler, dış çekimlerinde de aynı başarıyı gösterdiler. . (Özendes, Engin. 2013. s.162)

 

İmparatorluğun çeşitli bölgelerini, İstanbul ve çevresinde bulunan saray, köşk, kasır, cami, çeşme, sebil, kilise, bent, su kemeri, fabrika, kışla, hastane v.b. yapıların iç ve dış görüntülerini, çeşitli manzaraları, sokaklarda yerel giysileri içinde insanları fotoğrafladılar. Dönemin seyahat rehberlerinde, İstanbul’a giden herkesin, Boğaziçi, Ayasofya ve diğer yerlerle birlikte, Abdullah kardeşlerin stüdyosunu da ziyaret etmeleri tavsiye ediliyordu. Zaman zaman resim sergilerinin de açıldığı bir galeri haline gelen stüdyoda, uzun zaman Abdullah kardeşlerin yakın dostları ressam Osman Hamdi Bey’in bir tablosu sergilendi ve 1883 yılında da ressam Sarkis Divanyan’ın bir tablosuna yer verildi. 1886’da, Mısır Hıdivi Tevfik Paşa’nın çağrısı üzerine, kardeşlerden Kevork ve Hovsep Mısır’a gittiler. Kahire’ye vardıklarında Abdullah kardeşler, Hıdiv Paşa ve eşi Emine Hanım tarafından büyük bir sevgi ile karşılandılar. Paşa ve eşi “Bu güzel sanatınızdan bizim de yararlanmamız için uzun zamandır sizin Mısır’a gelmenizi bekliyorduk” diyerek ilk önce kendi fotoğraflarını çektirdiler. Ancak Mısır’ın havası Hovsep’in sağlığına iyi gelmeyince İstanbul’a döndü ve yerine yeğeni Apraham’ı gönderdi.

Abdullah kardeşlerin Kahire’de açtıkları bu işyeri, şöhretlerine paralel olarak daha ilk günden itibaren büyük bir başarı kazandı. Hıdiv Paşa’nın Abdullah kardeşlere olan sevgi ve samimiyeti o denli büyüktü ki, daha birkaç gün geçmesine rağmen, onların atölyelerine gidip, Yukarı Mısır’a bir gezi yapmak niyetinde olduğunu ve Abdullah kardeşlerin da kendisiyle gelerek, fotoğraf çekmelerini arzu ettiğini söyledi. Kevork bu güzel öneriyi, öteden beri bu tarihi yerlerin fotoğraflarını çekmek istediği için, sevinçle kabul etti. Beş nehir gemisinden oluşan bir kafile ile 1887’nin ocak ayında, Nil Nehri üzerinden, Kevork yeğeni Apraham ile Yukarı Mısır’a doğru yola koyuldu. Büyük şehirlerin şeyhleri ve ileri gelenleri onları şükranla karşıladılar. Resmi daireleri ve okulları gezdirdiler. Gece de Hıdiv’in onuruna muhteşem ziyafetler verdiler. Şehirler zafer taklarıyla donatıldı. Asuan’a doğru devam eden Paşa ve Abdullah kardeşler, yollarının üzerinde Romalı Neron’un küçük mabedini ve az ilerdeki şelaleyi ziyaret ettiler. Yukarı Mısır’da 39 gün kaldılar. Kahire’ye dönüşünde Kevork, çektiği yerlerin fotoğraflarını bir albüm halinde Hıdiv Tevfik Paşa ve eşi Emine Hanım’a hediye etti. Kevork Mısır’da çalışmalarını sürdürürken, onu İstanbul’daki dostları hiç unutmadılar. Bu dostlarından biri, Ermeni edebiyatında kadın yazarlar arasında en önemli isimlerden olan bayan Sırpuhi Dusap’tı. . (Özendes, Engin. 2013. s.166)

 

Dusap, onun kişiliğine ve sanatına taparcasına hayrandı. Kevork’un Sırpuhi Dusap’a yazmış oldukları ele geçmemiş ise de Dusap’ın mektuplarından, Kevork’a cevap olarak yazılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kevork Abdullah’ın Kahire’de bulunduğu sırada, 22 Mayıs 1890’da Galler Prensi kendisine bir unvan verdi: Onların tek isteği Osmanlı sultanının tuğrasıydı. Nitekim garip bir rastlantı sonucu, kendilerinden alınmış olan Osmanlı sultanının tuğrası da aynı tarihlerde geri verildi. 1890 yılında iade edilen itibarlarını, sultan tuğrasını en başa koyarak yepyeni bir düzenleme ile hazırlattıkları stüdyo kartlarının arkasında ilan ediyor gibiydiler.

Abdullah kardeşler, 1890 yılında Sebah&Joaillier firmasından satın aldıkları negatifleri kendi koleksiyonlarına katarak daha da zenginleştiler. Bu yeni durumu da yine stüdyo kartlarının arkasında belirttiler. Sarayla ilişkilerin yeniden düzeldiği bu yeni durumu çekemeyen çevrelerin baskısıyla zabıtalar, yine kendi alışkanlıkları doğrultusunda bir davranışta bulunarak Abdullah kardeşlerin İstanbul’daki stüdyolarına baskın düzenlediler. Bu defa da bahane Müslüman kadın ve 1880 L’indicateur Ottomaıı Annuaire-Almanach Du Commerce Bu ilanda; her türlü portre çekimlerinin yapıldığı ve İstanbul’a ait büyük boy, Carte-de-Visite boyutunda ve Stereoscope görüntülerin ayrıca Doğu tiplerinin ve kostümlerinin fotoğraflarının satıldığı belirtilmektedir.

Süleymaniye Camisi’nde Abdest Alanlar adamların kılığına girerek fotoğraf çektiren Hıristiyanlardı. Bu yalnızca bir baskın olarak kalmamış, fotoğraf camlarının alınıp kırıldığı ve diğer fotoğrafhanelerin de uyarıldığı belirtilmişti. (İrade Dahiliye, 19 Ocak 1892) Abdullah kardeşlerin stüdyosu, şehrin entelektüellerinin bir araya geldiği yerlerden biriydi.

Zamanın ünlü gazetecisi Ebbüzziya Tevfik Bey, Kevork Abdullah ile çok yakın dosttu. Ebbüzziya Matbaası’nın sahibi olan Tevfik Bey çok özenli işler yapmaktaydı. Abdullah kardeşlerin fotoğraf kartlarının arkasında kullandıkları düzenleme ve kufi yazı Tevfik Bey tarafından hazırlanmıştı. Leipzig, Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar dünya matbaacılığının merkezi durumundaydı.

1889 yılından başlayarak renkli bas kıyı teşvik etmek amacıyla her yıl, Leipzig ‘deki Alman Matbaacıları Birliği, bütün dünyadaki ünlü matbaalara mektup yazıp, iyi baskılarını istiyordu. Büyük jüri, gelen 5.000 adet işin içinden 500 adedini seçerek orijinalleri doğrudan bir arada ciltleyip bir katalog ve 150’si ile de bir sergi hazırlıyordu.

1891 yılından 1899 yılına kadar kataloglarda yer aldı. 1895 yılının işlerini toplayan 1896 kataloğunun 225 . sayfasında ise Ebbüzziya Tevfik Bey tarafından düzenlenen ve Ebbüzziya Matbaası’nda basılan Abdullah kardeşlere ait bir antetli kağıt bulunmaktaydı. Fotoğrafhanenin Kahire’deki şubesi 9 sene boyunca en parlak ve en verimli dönemini yaşadıktan sonra 1895 ‘te kesin olarak kapandı . (Özendes, Engin. 2013. s.175).

Kevork Kahire’deyken İstanbul ‘da sayıları artan fotoğraf stüdyoları acımasız bir rekabet ortamı yaratmıştı. Özellikle Photo Phebus’un sahibi, iyi bir ressam olan Bogos Tarkulyan’ın ilk kez boyama yoluyla ustaca renklendirdiği fotoğraflar, sanat çevrelerinin ve Sultan II. Abdülhamid’in büyük beğenisini kazandı. Bir süre sonra Bogos Tarkulyan ‘Saray Fotoğrafçılığı’ unvanı ile ödüllendirildi . Vasili Kargopoulo, Guillaume Berggren, Nikolai Andriomenos, Sebah&Joaillier gibi ünlü fotoğrafhaneler de kaliteli işler yaratmaya başladılar. Abdullah kardeşler fotoğrafçılık sanatını bir müddet daha sürdürmeye çalıştılarsa da uzun zaman dayanamadılar. 1900’de stüdyolarını, borçlarını ödeyebilmek için bütün aletleriyle birlikte, 1200 Osmanlı Lirası karşılığında Sebah&Joaillier’e sattılar. Gittikçe eriyen, yok olan İmparatorlukla kader birliği etmişçesine, stüdyolarını kapattıktan sonra bir köşeye çekilen Abdullah kardeşlerin en büyüğü, Viçen Abdullah’ın adı, Yedikule Ermeni Hastanesi’nin 1892 yılı salnamesinde ‘Salise ve Kapucubaşı’ rütbesini haiz Ermeni asıllı devlet görevlileri arasında Saray-ı Hümayun fotoğrafçısı olarak geçmektedir. Ayrıca 4. sınıf Osmani ve üçüncü sınıf Mecid-i nişanlarının olduğu belirtilmektedir (Özendes, Engin. 2013. s.176).

1899 yılı salnamesinde ismi geçmemektedir. 1900 yılında Viçen Abdullah; Abdullah Şükrü, oğulları Levan; Ziya, Apraham; Şefik, Josef de Reşit adını alarak Müslüman oldular. Abdullah kardeşlerden Abdullah Şükrü Efendi (Viçen), kısa bir süre sonra, 14 Temmuz 1902’de İstanbul’da öldü. Viçen’in üç oğlundan biri İstanbul’da, biri Avustralya’da biri de Londra’da yaşıyordu. Hovsep Abdullah da 1 Nisan 1908’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Kevork Abdullah’ın, 4 Nisan 1918 tarihli 6545 sayılı Püzantion gazetesinde, 2 Nisan 1918’de sabah saat 2’de kilisenin mukaddes komünyonunu aldıktan sonra İstanbul’da öldüğü ilan edilmekte ve 4 Nisan 1918 günü cenaze merasiminin yapılacağı bildirilmekteydi. (Püzantiyon Gazetesi, 4 Nisan 1918. 6545. Sayı)

Osmanlı İmparatorluğu’na gelen ünlü kişilerden Fransız İmparatoriçesi Eugenie (1826-1920), Alman İmparatoru II. Wilhelm (1859-1941), İsveç Kralı V Gustaf (1858-1950), İtalya Kralı Victor Emmanuel (1869-1947), Avusturya Kralı Franz-Joseph (1830- 1916), Galler Prensi Edward (1841-1910), Sırp Prensi Milan Obrenoviç (1854-1901), Bulgar Prensi Ferdinand (1861-1948), Mısır hıdivlerinden İsmail (1863-1879), Tevfik (1879-1892), Abbas Hilmi (1892-1914), İran Şahı Nasireddin (1831-1896), Osmanlı sultanlarından Abdülaziz (1830-1876), V. Murad (1840-1905) ve il. Abdülhamid’in (1842-1918) fotoğrafları Abdullah Freres tarafından çekildi. Sayısız takdir ödülleri, madalyalar, kutlama mektuplarının sahibi Abdullah kardeşler, gelecek kuşaklara, 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli görsel belgelerini bıraktılar. (Özendes, Engin. 2013. s.177).

  1. Sonuç

Osmanlı İmparatorluğu 1700’lü yılların ilk çeyreğinde Batılılaşma çabaları içerisine girmiştir. Fakat iki yüzyıl boyunca yenilik politikaları yine de Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü engelleyememiştir. Batılılaşma aniden olan bir şey değildir. Bu bir süreçtir. Bu sürecin son aşamalarında Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile gerçekleşmeye başlamıştır. Modern bir devlet yapısı için gerçekleşen inkılaplar Batılılaşmaya katkı sağlamıştır.. Fotoğraf sanatının Osmanlı topraklarına gelmesi  yenilik hareketleri içerisinde sadece bir alandır. Batılılaşma da bir alanda değil her alanda gerçekleştirilmeye çalışılan bir hareket olmakla beraber , aynı zaman da bir gerekliliktir. Fotoğraf  bu  hareket içerisinde Osmanlı tebaasından olan fotoğrafçılarla başlamış ve gelişerek Türkiye Cumhuriyeti’nde de Türk vatandaşları ile devam etmiştir. Fotoğraf, özellikle dönemin İstanbul’u ve Osmanlı İmparatorluğu kültürünü, etnik yapısını ve coğrafyasını tanımak için belgeler elde etmemizi sağlamıştır. Osmanlı Padişahlarının, fotoğraf albümleri hazırlatmaları, bu albümleri çeşitli sergi ve kütüphanelere göndermeleri ayrıca dönemin iyi fotoğrafçılarına destek sağlamaları ve himaye etmeleri hem öngörülü olduklarının hem de sanata karşı olan duyarlılıklarının da bir göstergesidir.

 

  1. Kaynakça

Abdülhamit.(1984). Siyasi Hatıratım, İstanbul: Dergah Yayınları.

Bayrak, M. Orhan. (1982). Osmanlı Tarihi Yazarları. İstanbul: Osmanlı Yayınevi.

Cezar, Mustafa. (1971). Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

  1. Young Hugh, Roger A. Freedman. (2010).Sears ve Zemansky’nin Üniversite Fiziği., İstanbul: Pearson Yayınları, 2010:2. s.1182-1183.

Ebbüzziya, Tevfik. (1973). Yeni Osmanlılar Tarihi, İstanbul: Kervan Yayınları.

Karal, E. Z. (1983). Osmanlı Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. s.61-64.

Kemali, Ali. (1944). Sultan Aziz’in Mısır ve Avrupa Seyahati, İstanbul: Ahmet Satioğlu Kitabevi.

Mardin, Ş. (1964). Jön Türklerin Siyasî Fikirleri. İstanbul: İletişim Yayınları. s.30-52.

Ortaylı, İ. (1983). Osmanlının En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Hil Yayınları.

Özendes, Engin. (2013). Osmanlı İmparatorlugu’nda Fotografçılık (1839-1923). İstanbul: Yem Yayınları.

Özendes, E. (1992). Türkiye’de Fotoğraf, İstanbul: İletişim Yayınları.

Öztuncay, Bahatttin. (2006). Dersaadet Fotoğrafçıları. İstanbul: Aygaz Yayınları.

Tekinalp Şahin, Pelin. (2004).  Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. 21:2 s. 143-158

[1] Karal, E. Z. (1983). Osmanlı Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. s.61-64.

[2] Mardin, Ş. (1964). Jön Türklerin Siyasî Fikirleri. İstanbul: İletişim Yayınları. s.30-52.

[3] D. Young Hugh, Roger A. Freedman. Sears ve Zemansky’nin Üniversite Fiziği., İstanbul: Pearson Yayınları, 2010:2. s.1182-1183.

[4] Tekinalp Şahin, Pelin. (2004).  Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. 21:2 s. 143-158

[5] Öztuncay, Bahatttin. (2006). Dersaadet Fotoğrafçıları. İstanbul: Aygaz Yayınları.

[6] Abdülhamit.(1984). Siyasi Hatıratım, İstanbul: Dergah Yayınları.

[7] Cezar, Mustafa. (1971). Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

[8] Özendes, Engin. (2013). Osmanlı İmparatorlugu’nda Fotografçılık (1839-1923). İstanbul: Yem Yayınları. s.136

[9]  (Ak.).Özendes, Engin. (2013). Osmanlı İmparatorlugu’nda Fotografçılık (1839-1923). İstanbul: Yem Yayınları. s.139

[10] Öztuncay, Bahatttin. (2006). Dersaadet Fotoğrafçıları. İstanbul: Aygaz Yayınları. s.87

[11] T.C Başbakanlık Devlet Arşivleri, İrade Dahiliye1311.Za-9. (Aktaran: Özendes, Engin. 2013. s.33)

Derleyen: Mehmet Fatih Altun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.