Doğanın Sessiz Çığlığı ~ Sessiz Bahar (Rachel Carson)

Sessiz Bahar – Ön Kapak

 

“Sessiz Bahar sahrada çığlık gibi geldi; tarihin gidişini değiştiren; yürekten hissedilmiş; bütünüyle araştırılmış ve tutku ve heyecanla kaleme alınmış bir tartışmadır. Bu kitap olmasaydı, çevre hareketi çok uzun süre gecikecek ya da asla gelişmeyecekti.” ~ABD Eski Başkan Yardımcılarından Al Gore

Yarının Masalı

“Bir zamanlar Amerika’nın kalbinde bütün yaşamın çevresiyle ahenk içerisinde göründüğü bir kasaba varmış. Bu kasaba, ilkbaharda yeşil tarlaların üzerinde beyaz çiçek bulutlarının gezindiği, yamaçlarında meyve bahçeleri ve yeşil buğday tarlalarının oluşturduğu bir satranç tahtasının tam ortasındaymış. Sonbaharda, meşe, akçaağaç ve huş ağaçları çamların arkasından yanıp parıldayan bir renk cümbüşü yaratırmış. Tepelerde tilkiler ulur, geyikler sonbahar sabahlarının sislerinde yarı kaybolmuş halde, tarlalardan sessizce geçerlermiş.

Yılın büyük bölümünde, defne, kartopu ve kızılağaçlar; büyük eğrelti otları ve kır çiçekleri yolcuların gözlerini sevinç ışıkları ile doldururmuş. Kışın bile yol kenarları sayısız kuşun, meyve çekirdekleri ve karların arasından başını uzatmış kuru yabanıl otların tohumlarıyla beslenmek için geldikleri cennet gibi yerlermiş. Gerçekten de tüm yazı yaban; kuş çeşidi ve bolluğu ile tanınırmış; ilkbahar ve sonbaharda göçmen kuş sürüleri akmaya başladığında insanlar çok uzaklardan onları izlemeye gelirlermiş. Diğerleri tepelerden akan ve kuytularda alabalıkların yaşadığı gölcükler oluşturan tertemiz, buz gibi derelerde balık tutmaya gelirlermiş. Bütün bunlar bölgeye ilk yerleşenlerin evlerini dikip, kuyularını açmalarından ve ahırlarını yaptıkları günlerden yıllarca önceymiş.

Gel zaman git zaman bölgeyi bir acayip afetin karanlığı sarar ve her şey değişmeye başlar. Toplumun üzerine bir uğursuz büyü çöker: tavuk sürülerini esrarengiz hastalıklar kırıp geçirir, sığır ve koyunlar hastalanıp ölürler. Her yerde ölümün gölgesi vardır. Çiftçiler daha çok ailelerindeki hastalıklardan söz etmektedirler. Kasabada doktorlar her geçen gün hastalarında görülmeye başlayan yeni hastalıklar karşısında şaşırıp kalırlar. Ani ve açıklanamaya birçok ölüm olmuş; bunlar sadece yetişkinlerde değilmiş; çocuklar da oyun oynarken aniden hastalanarak, birkaç saat içerisinde ölmüşler.

Garip bir dinginlik vardır. Sözgelimi, kuşlar -nereye gitmiş olabilirler? Çok kişi onlardan şaşkınlık ve endişeyle söz etmektedir. Bahçelerdeki kuş yemlikleri terk edilmiştir. Sağda solda görülebilen birkaç kuş can çekişmektedir; şiddetli kasılmalarla sarsılmakta, uçamamaktadır. Sessiz bir bahardır, bu bahar. Bir zamanlar sabahları, saka kuşları, kedi kuşları, kumrular, ala kargalar, çalıkuşlarının şafak korosu ve diğer kuş seslerinin partisyonları ile canlanırken, şimdi hiç ses yoktur; sessizlik kaplamıştır tarlaları, ormanları ve bataklıkları…

Çiftliklerde tavuklar kuluçkaya yatmakta, fakat civciv çıkmamaktadır. Çiftçiler artı hiç domuz üretemediklerinden yakınmaktadır -yavrular çok küçük doğmakta ve sadece birkaç gün yaşamaktadır. Elma ağaçları çiçeklenmektedir, fakat artık çiçekler arasında arılar vızıldamamaktadır, tozlaşma olmadığından meyve de olmayacaktır.

Bir zamanlar çok çekici olan yol kenarları, sanki alevler kasıp kavurmuş gibi sararmış ve kurumuş bitkilerle kaplıdır. Bütün canlılar terk ettiğinden buralar da sessizdir. Şimdi dereler bile ölmüştür. Bütün balıklar ölmüş olduğundan artık kimse oltasını alıp gitmemektedir.

Saçak altlarındaki yağmur oluklarında ve çarı kaplamaları arasında birkaç beyaz tanecikli toz lekesi görülmektedir, bu birkaç hafta önce saçaklar, çimenler, tarla ve derelere adeta kar gibi yağmıştır.

Bu felaket kurbanı dünyada hayatın yeniden doğuşunu susturan ne kötü bir büyü ne de düşman saldırısıydı. İnsanlar bunu kendilerine yapmışlardı.”

Sessiz Bahar – Arka Kapak

Rachel Carson’un hayalinden anlattığı bu kasaba aslında gerçeğin ta kendisini yansıtıyor. Gerçek değil çünkü TAM OLARAK anlatılan bu kasaba nerede, gidip görelim derseniz yok. Ama dünyada böyle kasabalar gün geçtikçe artmakta ve tarım ilaçlarının kullanımı her yıl daha çok desteklenmektedir. Üşenmeden size bazı bilgiler aktaracağım kitaptan. Umarım sizler de üşenmeden okursunuz.

Ölüm Ağına Hoşgeldiniz!

*Bir kimyasala doğanın uyum sağlaması bir insan ömrü değil, kuşakların ömrünün geçmesiyle sağlanabilir ancak. Bir mucize olur da uyum sağlansa bile laboratuarlarda yeni üretilen yüzlerce kimyasal dengeyi alt üst edip durur.

*Zararlı denilen böcekleri öldürmekle kalmayıp, iyi-kötü demeden her canlının ölümüne neden olmaktadır bu kimyasallar. DDT ile başlayan bu iğrenç ilaç akımı günümüzde daha gelişmiş ve daha etkili öldürme silahları haline dönüşmüştür.

*Arsenik çok küçük miktarlarda volkanlarda, denizlerde ve kaynak sularında bulunan ileri derecede zehirli bir mineraldir. Arsenikle kirlenmiş çevrelerde atlar, inekler, keçiler, domuzlar, geyikler, balıklar ve arılar arasında hastalık ve ölümler baş göstermiş, bu kayıtlara rağmen arsenikli sprey ve tozlar yaygın olarak kullanılmış.

*DDT ilk kez 1874 yılında Alman bir kimyager tarafından bulunuyor. Öldürücü etkileri 1939 yılından sonra keşfediliyor. Çiftçilerin tarım zararlıları ile mücadelelerinde çok önemli bir rol oynadığını anlayan bulucusu İsviçreli Paul Miller Nobel Ödülü bile alıyor. Zararlı etkileri kısa sürede anlaşılmamasının nedeni toz halindeki öldürücü madenin deriden kolayca emilememesi. Yağda çözünmüş DDT çok zehirli.Ağızdan veya akciğerlerden girdikten sonra vücudun yağ bakımından zengin bölgelerinde birikmeye başlar(Böbrek üstü bezleri, erbezleri veya tiroit gibi organlar).

*Klordan denilen madde böcek öldürücüler arasında en zehirli olanlarından. Vücutta çok uzun süre sessizce durabilir, ortaya çıktığında ise bir anda götürür. Bir kentin üzerine ve bahçelere umarsızca bu tozdan serpildiğinde ve bir süre sonra insanlar aniden ölmeye başladığında kimsenin şaşırmaması gerekiyor aslında.

*Narin canlılar hemen etkileniyorlar. Bebekler ve çocuklar, yetişkinlere göre daha duyarlılar. Kuşlar bu yüzden toplu bir şekilde ölüyorlar, daha dayanıklı olan canlılar hayatta kalabiliyor. Onlarda değişime uğruyorlar ya da artık yavru veremiyorlar. Bu ilaçların en hafif zararı kısırlık.

*Bir yaşındaki çocuk ailesi tarafından Venezuella’ya götürülüyor. Evde hamamböcekleri var. Endrin içeren sprey kullanarak saat dokuz civarında evde ilaçlama yapılıyor. İlaçlamadan sonra döşemeler yıkanıyor, bebek ve çocuk öğleden sonra eve giriyor. Bir saat sonra köpek kusarak, havale geçirerek ölüyor. Gece 10 civarında bebekte de aynı belirtiler başlıyor ve bilincini yitiriyor. Aylarca süren tedavinin ardından hekimlerin cevabı: “yararlı derecede bir iyileşme olabilmesinin, ileri derecede kuşkulu olduğu…”

*Alkil ya da organik fosfatlara da biraz değinmek istiyorum. Püskürtülen bu maddenin rüzgarla veya küçük bir esintiyle insanlara, bitkilere veya püskürtme araçlarına temasla nelere yol açılabildiğini anlamanız için yararlı bir örnek bence. Florida’da iki çocuk boş bir torba bulurlar ve bunu salıncaklarını onarmakta kullanırlar.Kısa süre sonra iki çocuk ölür ve oyun arkadaşlarından üçü hastalanır. Aldıkları torbanın içinde daha önce parathion adlı böcek öldürücü vardı. Çocuklar parathion zehirlenmesinden ölmüşler! İki kuzen, Wisconsin’li iki küçük oğlan çocuğu aynı gece ölüyorlar. Bunlardan biri babasının bitişik tarlada patateslere püskürttüğü parathionun esintiyle oyun oynadıkları bahçelerine gelmesi sonucu öldü. Diğeri ise babasının püskürtme aracının memesine elini koymuştu sadece!

*Kimyasallar yağda çözünür. Meyve ve sebzelerdeki kalıntılar daha azdır bu yüzden. Yıkamadan çok az etkilenir. Lahana, marul gibi sebzelerin dış yapraklarını tamamen koparıp atmak, meyveleri soymak, ne olursa olsun kabuk veya dış yaprakları kullanmama tek çaredir. Pişirmek kalıntıları ORTADAN KALDIRMAZ.

*Yok edilmek istenen canlılarla mücadele kimyasallar ve diğer öldürücü ilaçlar olmaz. Yok etmediği gibi daha dirençli ve daha çok sayıda zararlıyla karşı karşıya kalmanız büyük olası. Üstelik onun dışında diğer her türlü canlıyı da yok ettiğinizi düşünürsek, bu ilaçların yararı nerede? DDT’ye karşı direnç geliştiren ilk sıtma taşıyıcı sivrisinek Yunanistan’daki Anopheles sacharovi idi. 1946’da yaygın ilaçlama yöntemleri yapıldı. Büyük başarılar elde edildi. 1949’da ilaçlama yapılan evlerde ve ahırlarda olmasa bile birçok erişkin sivrisineğin köprülerin altında istirahat ettiği görüldü! Kısa süre sonra bu istirahat yerleri epey genişledi. Birkaç ay sonra ilaçlı evlerde kalacak direnci kazanmış olarak geri döndüler.

*İşin ilginç yanı öldürmek istediğiniz canlıları daha dirençli hale getirip kendinizi, çevrenizi ve diğer canlıları, bitkileri öldürüyorsunuz da haberiniz bile yok bu durumdan.

Kanser ve sinirsel hastalıklar sürekli yükselişte. Çok zehirli pestisitler (zararlı denilen canlıları öldüren kimyasallar) devlette ruhsat alıp tarlalara ve ürünlere sıkıldı, bu ürünler insanlar tarafından kullanıldı, yurt dışında ihraç edildi, hatta yasaklanan bazı ilaçlar bile yurt dışına satılarak kazanç elde edildi. Verilen zarar bununla da kalmadı, toprağa sızan bu pestisitler toprağı zehirli bir hale getirdi. Ağaçları, onların meyvelerini, oradan suları, nehirleri ve denizleri, okyanusları zehirledi ve zehirlemeye de devam ediyor. Sanayi alanlarında kullanılmalarından bana ne diyenler var ise (ki sizleri %100 etkilediğinden emin olabilirsiniz, hem de aklınıza gelen, gelmeyen her yolla) evlerinizde kullandığınız böcek öldürücüler, zararlı dediğiniz canlıların üzerine sıktığınız bu kimyasalların size hiç zararı olmadığınızda ne kadar eminsiniz? Peki kullandığınız deterjanların, temizlik maddelerinin içeriğini biliyor musunuz? Güveler yemesin diye kullandığınız naftalinleri size bir zararı olmadığından emin misiniz? Ben hatırlıyorum, “Aman, sakın ağzına alma! Çok zehirli çocuğum” diyerek naftalini yememem konusunda küçükken çok uyarıldım. Peki bu derece zehirli bir maddenin evlerde ne işi var? Elle bulaşmıyor mu? İyice yıkansa bile çıkıyor mu? Giysilerinize bulaşmıyor mu? Bu ve daha birçok soruyu kendinize sormanın vakti çoktan geçti bile. Bir pestisitin ne zarara yol açabileceğini dehşet içerisinde öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Rachel Carson Kimdir?

Rachel Carson

Yazar, bilim insanı ve ekolog olan Rachel Carson tam bir doğa sever, doğaya saygı duyan ve doğanın dizginlenecek bir güç olmadığını bilen nadir insanlardandı. Elbette ailesinden, özellikle de annesinden öğrendiği bilgiler, onun bu yönde hareket etmesinde önemli rol oynadı. Kimyasal böcek öldürücülerin hayatımızda ne gibi felaketlere yol açtığını tüm karşı çıkan güçlere rağmen insanlara anlatmaya çalışmış, yaptığı deneylerin ve araştırmaların sonuçlarını açıklamış, büyük bir tehlikeyi görmek isteyen kişilere anlatabilmiştir.Bu kitap hem bilimsel bir kitap hem de bilimden zerre hazetmeyen bir insanı zor terimlerle ürkütmeyecek bir doğa severin yazdığı çevreci bir kitap. 1962 yılından yayınlandığında “çevre” kelimesi henüz kamu politikasının sözlüğüne bile girmemişti der Al Gore. O zamanlarda çevre koruma denilince akla sadece doğal park ve doğal kaynakları korumak geliyordu. Başta kimyasal madde şirketleri bu çalışmanın önüne bütün güçleriyle geçmeye çalıştılar. Carson isterik ve aşırı uçta olmakla suçlandı. Charles Darwin’e yönlendirilen ağır suçlamaların bir benzerini de Carson’a yapmışlardı. Yakalandığı hastalık sonucu Carson’un göğsü ameliyatla alındı ve hemen arkasından radyasyon tedavisi gördü. Kitap yayınlandıktan iki sene sonra meme kanserinden hayatını kaybetti.

“İnsanlar geleceği görme ve önlem alma yeteneklerini kaybettiler. Dünyayı yok ederek kendi sonlarını da hazırlıyorlar.” ~Albert Schweitzer

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.