Peyami Safa ~ Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Peyami Safa – Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

 

Altı bölümden oluşan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, roman karakterinin bakış açısından yazılmış ve olaylar sanki kahramanın olduğu kadar okurun da başından geçiyormuş izlenimi verilmiştir. En çok iki saatte bitirilebilecek, kısa ama kısa olduğu kadar da sürükleyici bir romandır. Bugüne kadar birçok baskısı yapılmış ve her baskısında da epey satmıştır.

Kitabın Konusu

Yazar, küçüklüğünden beri dizinden çektiği hastalık sebebiyle hastanelere gidip gelir. Kendisi ve annesi yoksuldur ve kenar mahallelerin birinde yaşarlar. Hastanelerden hem tiksinir hem de mecburen oralara gitmek zorunda kalır. Annesine dizinden ameliyat olabileceğini, belki de bacağının kesilmesi gerektiğini söyleyemez. Bunu söylemek yerine Erenköy’deki kendi doktoruna görüneceğini söyler. Erenköy’de oturan Paşa da durumunu merak eder. Paşa’nın 19 yaşındaki kızı Nüzhet ile aralarında, ikisinin de ilk başta aşk diyemeyecekleri bir kıvılcım meydana gelir. Halbuki ailesi Nüzhet’i, sonbaharda Almanya’ya gidecek olan Doktor Ragıp Bey’e uygun bulur. Nüzhet’de dört yaş küçük olmasına rağmen kahramanımız, hastalığın getirdiği bir durumla, yaşından çok daha olgundur. O evde dizleri, çektiği manevi sıkıntılardan dolayı, daha da kötüleşir. Ameliyat olması ve bacağının kesilmesi korkusuyla yaşamak adeta bir ıstıraba dönüşür onun için.

Kitaptan Alıntılar

“Yeni gelenlere karşı alâkaları gayet kısa sürer. Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki insanlar arasında sabretmesini, beklemesini onlar kadar bilen yoktur.”

“Kendimi çok sevdiğim an, kendime çok acıdığım an. Beni yalnız bu koruyor: Bu aşk, bu merhamet.”

“Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.”

“Elbette bir genç kız mesut olmak ister. Bu kadar basit bir şeyi kendi kendime anlatmaya çalışıyordum. Uyku ile uyanıklık arasındaki hayallerim içinde sendeleyen mantığım, hep bu neticeye geldiği halde, kani olmamış gibi, yeniden muhakemeye başlıyordu.”

“Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.”

“Öyle bir yaştaydım ve öyle bir mizaçtaydım ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum.”

“Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: ‘Buradayım!’ der.”

“Beni susturan şey nefretimdi. En basit toplumsal davaları anlamayacak kadar yabancı tesirler altında şahsiyetlerini kaybeden bu insanlarla münakaşaya mecbur olmanın küçüklüğünden muzdariptim. Türkiye’de yabancı mekteplerin kuvvetli silindirleri altında yamyassı olan bu kafaların kesilmesinden başka çare göremiyordum.”

“Onunla aramızda her şey o kadar bitmiş ki bir kelime bile konuşamıyoruz.”

“Bizden uzaklaşmadıkça bize görünmeyen sıhhat, alışkanlığın verdiği hissizlikle, sağlamların şuurundan kaçıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, çünkü benden uzak; onu ben Mithat Bey’in kırmızı yüzünde, çelikli damarlarında, arkadaşımın otururken rahat gerilişlerinde, bacaklarını uzatışlarında, korkusuz bakan gözlerinde görüyorum.”

“Korkunun bu en derinleşen türü dayanılacak şey değil; ıstırabın vukuundan evvel ruhta bir gölgesinden ibaret olan korku, ıstıraptan bin kat daha müthiş. Hayal gücünün ışığına yaklaştıkça ruhta uzanan, büyüyen ve aslından daha korkunç bir gölge.”

“Müthiş ağırlığı altında ruhumu deviren korkudan kurtulmak için, felaketin üstüne yürümek istiyorum. Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür.”

“Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor: Istırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin çarpımı: Sevinç.”

“Burada ıstıraba ve kedere boyun eğmeye o kadar alıştım ki, onları bırakırsam ruhumun bir parçası kesilmiş gibi boşluk duyacağım; bırakmazsam isyansız nasıl yaşayacağım?”

“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”

“İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.”

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.