Refik Halid Karay ~ Memleket Hikâyeleri

Refik Halid Karay Hikaye Özetleri
Refik Halid Karay Memleket Hikayeleri

 

1888 – 1965 yıllarında yaşamış olan Refik Halid Karay, Türk hikâyeciliğinde önemli bir yere sahiptir. Anadolu’yu ve insanlarını tasvir ederken kurduğu cümlelerde bir arada bulunan gerçekçilik ve mizahı insanı okurken hayran bırakmaktadır. Bu başarısında etkili gözlem yeteneğini ve güçlü bir kalemi olması yatmaktadır. Anadolu’ya dair yazdığı hikâyelerle İstanbul dışına çıkmış ve zamanın Anadolu’sunu onun sayesinde birinci elden görmüş gibi bir his yaşatmıştır.

Kitaptaki Hikâyeler

Yatık Emine (Feneryolu, 1919)

Ankara’ya iki gün mesafede küçük bir kasaba… Ne oturulacak bir kahvesi ne de yatılacak bir hanı var. Soğuğu dayanılmaz, sıcağı susuz ve çekilmez bu kasabanın gençlerinde ne bir iştah, yaşlılarında ne bir keyif, kadınlarında da ne bir his kalmıştır. Vilayet merkezinde bir sürü uygunsuzluklara sebebiyet veren Yanık Emine, ahlâkının ıslah edilmesi için bu kasabaya gönderilmiştir. İsmi Yanık Emine olarak yazılmış olsa da asıl ismi Yatık Emine’dir. Emine’nin en etkileyici yanı kapkara bakan gözleridir. Ön yargılarla dolu olan kasaba halkı Yatık Emine’ye oldukça soğuk davranır. Kasaba halkı ona ne yemek verir ne de iş. Önce hapishanede barınamaz, sonra kasaba halkı hastanede kalmasını çok görür. Kasabanın türlü türlü zorbalığına da ses çıkartmayan Emine nihayet Server adında bir arkadaş edinir kendisine. Onun aldığı giysileri, evindeki eşyaları bir gün mahallenin kadınları hasetlerinden çatlarcasına eve girip bütün eşyaları götürürler. Emine yine aç ve açıkta kalır. Server’i de iki günlük uzaklıktaki bir yere sürerler.

Şeftali Bahçeleri (Feneryolu, 1919)

Kasabanın çıkışındaki sayısız şeftali ağacının gölgeleri, akşam üzerleri hükümet memurlarının rakılarını alıp, merkeplere binip geldikleri ve dinlendikleri hoş bir yerdir. Buraya geldiklerinde memurlar sazlar çengiler eşliğinde güzel şiirler okurlar ve suya sabuna dokunmadıkları için senelerce yerlerinde kalırlar. Terfi ümidinde olmadıklarından resmî işlerle de ilgilenmezler, zevklerine bakarlar. Buraya yeni gelen Tahrirat Müdürü Agâh Bey, kâtiplere kadar bütün çalışanların ikindi vakti merkeplerine atlayıp şeftali bahçelerinin yolunu neden tuttuklarını bir türlü anlayamaz. Agâh Bey Mülkiye’den çıktıktan sonra Avrupa’ya kaçmış sonra nüfuzlu birinin aracılığıyla İstanbul’a geri dönmüş ve en sonunda buraya Tahrirat Müdürü olarak atanmıştır. Kafasında büyük plânlar vardır. Bu kasabada büyük işler yapacaktır. Hiç durmadan çalışacak ve herkesi yola getirecektir. Bu nedenle şeftali bahçelerine yapılan gezi davetini ilk günden reddeder. Kasabada tek başına geçirdiği günlerde karşılaştığı tek tük yaşlı nine ve amca ona neden şeftali bahçelerinde değilsin der gibi garip garip bakarlar. Yavaş yavaş yüreğindeki hizmet arzusu sönmeye başlar. Dairelerde ondan başka kimse kalmadığından ve yapacak pek az işi olduğundan sıkıntıdan patlamaktadır. Bir gün muhasebecinin ısrarıyla şeftali bahçelerine gelmek zorunda kalır. Orada sürekli yiyip içerler ve çok eğlenirler. Ertesi günü yorgun olduğundan Agâh Bey işe gitmez ve yavaştan kasabaya dair olumsuz düşünceleri değişmeye başlar.

Koca Öküz (Kadıköy, 1918)

Hacı Mustafa Ağa her sene olduğu gibi harman başında pazardan kart, hurda bir öküz alarak onu karın tokluğuna çalıştırdıktan sonra güze doğru götürüp satar. Hem bundan iyi para kazanır hem de kışın onu boşu boşuna beslememiş olur. Mustafa zamanında İstanbul’da jandarmalık yapmış, hacı olmuş, gözü açık ve hilekar bir adamdır. Herkes, ister sevsinler ister sevmesinler ondan hürmetle bahseder ve ona “Hacı Ağa” derler. Bir sene getirdiği öküz kuru kafalı, kocaman boynuzlu, kemikleri çıkık ve kart bir öküzdür. İlk iki gün işe gitse de üçüncü gün bir yatar ki yerinden kaldırmak mümkün olmaz. Ne yapılsa işe yaramaz, öküz bir türlü kalkıp işe koşulamaz. Kasap Cavga Rıza’ya gitmekten başka bir çare kalmamıştır.

Vehbi Efendi’nin Şüphesi (Bilecik, 1918)

Vehbi Efendi ufak bir kazanın Düyunu Umumiye idaresinde kantar kâtibidir. Akşam işten çıkınca doğru evine gelir, erkenden yatar ve ertesi gün tekrar işine gider, günleri böyle geçer. Hayatında hiçbir kadınla ilgisi olmamıştır. Tam tersine hayatındaki boşluğun çeşitli dertlerle dolacağına inandığı için kadınlar uzak durmuştur. Ürkek, bön ve durgun bir adamdır. Vehbi Efendi’nin oturduğu bina tahta bir kapının çekilmesiyle ikiye ayrılmıştır.  Evin bir yarısında Vehbi Efendi, diğer yarısındaysa bir kadın ile iki kızı oturur. Kızların biri küçük, diğeri de gelinlik yaştadır. Büyük kız Vehbi Efendi’ye çeşitli cilvelerde bulunur ve onu ayartmaya çalışır. Bir gece Vehbi Efendi dayanamayıp kapıyı çıkartır ve kızın yanına gider ama korktuğu için kıza dokunmadan hemen geri dönüp kapıyı yerine takar. Bir gün mahalle imamının yanından geçerken imam kendisini içeri davet eder. Evin öbür tarafında oturan bez dokuyucu kadının gelip ona her şeyi anlattığını, Vehbi Efendi’nin komşu kızını hamile bıraktığını ve onu nikâhlaması yoksa istifa etmesi gerektiğini söyler. İki arada bir derede kalan Vehbi Efendi, kendisinin hiç bir suçu olmamasına rağmen bir karar vermek zorunda kalır.

Sarı Bal (Çorum, 1916)

Bir çengi olan Sarı Bal’ın evine eğlenmek isteyenler gider, rakılarını yudumlarlar ve onu izlerler. Bir gün Sarı Bal’ın kapısı çalınır. Külahçızade Hilmi Ağa arkadaşlarıyla eğlenmek için gelmiştir. Kapıyı çalanın o olduğunu öğrendiklerinde mecburen kapıyı açmak zorunda kalırlar çünkü Hilmi Ağa kasabada herkese lafını dinleten birisidir. Kaymakam oldukça sert birisidir ve o evde kim varsa derhal tutuklanmasını ister ama o gece kar yağdığından kimsenin aklına tutuklanma düşüncesi gelmez. Kızlar bir sebepten dolayı gelenlere rakıyı fazla fazla ve sık aralıklarla ikram ederler. Birden dışarıdan gelen keskin bir düdük ve sertçe çalınan kapı eğlenceyi bozar. Huysuz ve aksi bir adam olan yeni komiser eğlenceyi bozmaya gelmiştir. Orada bulunanların tek tek isimleri alınır. Yatakta uyumakta olan iki oğlan çocuğu Sarı Bal’ın çocuklarıdır. Ama o iki çocuğun yanında kıvrılmakta olan şekil kime aittir? Çarşafı açıp, gizemli misafirin kim olduğunu ve kadınların neden bu gece o kadar çok içki ikram ettikleri anlaşılır.

Şaka (Sinop, 1915)

Şakir Efendi, Servet Efendi ve Nedim Bey üç samimi arkadaştırlar. Her gün, işleri bittikten sonra Rum mahallesinde yerlilerin Yalı dedikleri aşağı çarşıya, Balıkpazarı’na inerler. Üç arkadaşın tek bir konuda şikâyetleri vardı: Kadınsızlık. Özellikle Servet Efendi iki ahbabıyla gidip biraz içki ve çalgı eşliği arasında muhabbet edecek bir yer olmadığından şikayetçidir. Bir gün Servet Efendi karşıdan gelen iri, uzun ve ince yapılı bir kızı beğendiğini söyler. Kendisi Despina’dır. Gazinoya gidip sarhoş olduktan sonra kumsala yürüyüşe giderler. Kumsalda gezinirken gevrek bir kadın gülüşü, Rumca birkaç cümle, sularda çırpınma duyarlar. Despina denizdedir. Servet Efendi’nin aklına bir şaka gelir. suyun altından Pandispanya’nın olduğu yere gidecek kalçasına bir çimdik atarak kızın çığlık atmasına neden olacaktır. Her türlü havada denizde yüzmeye alışkın olan Servet Efendi denizden korkmamaktadır. Denize dalar. Arkadaşları beklerler. Bu bekleyiş epey sürer. En sonunda karakola giderler. Servet Efendi’nin başına ne geldiği ertesi sabah aydınlığa kavuşacaktır.

Küs Ömer (Çorum, 1916)

Ömer herkese benzemeyen bir adamdır. Örneğin, daha önce arabacılık ederken muhacir Hüsmen’in doru atları kendi atlarını geçtiği için atlarını da ilgili her şeyi satmış ve bir daha da bu işle ilgili hiç bir şeye elini sürmemiştir. Çocukluğunda da sırtı yere geldi diye bütün bir yaz alır başını gider, insanlarla muhatap olmadan dağlarda bayırlarda yatıp kalkmıştır. Böyle değişik bir adamdır. Küs Ömer, Küskün Ömer isimleri de ona bu yüzden takılmıştır. Onunla evlenecek olan Zehra’nın derdi, Küs Ömer’i küstürmemek için nasıl yaşayacağını bilememesidir. Kına gecesi, evlilik derken birlikte bir ayları geçer. Zehra evinden eşyasıyla beraber kazlarını da getirir. Bu kazların içinde bir tanesi vardır ki bütün memlekette ünlüdür. Bir gün arkadaşları kahvedeyken Ömer’den bu kazı dövüştürmesini isterler. Aktarın Abbas kendi kazı olan Hödük’ün yenilmez olduğunu iddia eder. Şadırvanlı Medrese’nin avlusunda  büyük bir kalabalık bu iki kazın dövüşünü seyretmek için toplanır. Bu dövüşün sonuçları Ömer ve Zehra’nın da geleceğini etkileyecektir.

Boz Eşek (Bilecik, 1918)

Irmaktan su taşıyan çocuklar bir gün bir ihtiyarın dağ yolunda yattığını haber verirler. Hüsmen Hoca da gidip ihtiyara bakmak ister.Köylüler,  ihtiyarın yanında da boz bir eşek görürler. Hep birlikte ihtiyarı eşeğe bindirip Hüsmen hocanın misafir odasında ağırlarlar. İhtiyar kısa bir süre sonra ölür ama ölmeden önce vasiyetini de bildirir. Vasiyeti, kemerinde bulunan sekiz altın ile boz merkebin Hicaz’a vakfedilmesidir. Hayvanın önemi  bir anda artar. Önüne yemekler dökülür ve bir vazife gibi bu hiç aksatmadan yapılır. Eşeğe de hiç iş verilmez. Eşeği bir nevi emanet gibi gören köylüler en sonunda Hüsmen Ağa’nın kadıya danışmasına karar verirler. Ne yazık ki eşekle birlikte uzun bir yol gittikten sonra Kabak Kadı denilen kadının yanına varan Hüsmen Hoca onun izinde olduğunu öğrenir. Jandarma çavuşundan ve kaymakamdan da en ufak bir ilgi göremez ve nihayet iki hafta sonra köye geri döner. Köylüler, eşeğe kutsal bir şeymiş gibi özene bezene bakmaya devam ederler. Üç kere kadının yanına gidip eli boş dönen Hüsmen Hoca’nın parası da azalır ve iyice yorulur. Bir buçuk ay sonra Hüsmen Hoca bir kasabaya eşekle gider ama yanında eşek olmadan geri döner.

Yatır (Ankara, 1916)

Memlekette yenecek ve yakacak ne gerekiyorsa hepsi eylül ayı içinde hazırlanır, böylece kışa rahat bir kafa ile girilir. “Etlik” dedikleri bu zaman kırk gün sürer, kasabada kırk gün boyunca büyük hazırlıklar yapılır. Geri kalan zamanlarında halk kahvelere dolarak keyif yaparlar. Ama bu sene kasabanın büyük sıkıntısı belirir. Girdiği köyde boynuzlu bir çift hayvan bile bırakmayan bir veba her işi önünü kesmiştir. On sekiz saatlik mesafeden odun getirecek hayvan olmayınca köylü odunu nereden taşıyacaktır? Odun kıtlığı nedeniyle bu kış bir sürü can alacaktır. İlistir Nuri odun yokluğundan epey etkilenen köylülerden biridir. İki senelik peşin parayı ödeyip kiraladığı hamamı için gerçekten oduna ihtiyacı vardır. Kasabaya dört saat mesafede bulunan Maslak’taki ormanı gözüne kestirir. Yalnız bir sorun vardır, bu ormanın içinde bir yatır, yani bir mezar bulunmaktadır. Bu mezar bir evliyaya aittir. Bu yüzden ormandaki ağaçların bir dalına bile dokunulmamıştır. Bu küçük çam ormanı yazın insanları sıcaktan korur, ormanın ortasından geçen tatlı bir pınar onları serinletirdi. İlistir Nuri ne yapıp etmeli, bu çam ormanından bir şekilde odun getirmelidir.

Komşu Namusu (Erenköy, 1918)

Eyüp’teki Hamidiye köyünden gelen kayıt memur Mümtaz Efendi, Şakir Efendi ve hulefadan Osman Bey, ikinci mümeyyiz Baki Bey hakkında konuşurlar. Baki Bey’in karısı pencereden beyaz mendil uzatırsa kocasının evde olmadığı, kırmızı mendil uzatırsa kocasının evde olduğunu bildirir. Bu yöntemle kadının aşağıya mesaj verdiğini fark eden arkadaşları her gün kendi aralarında bunu konuşup, tartışırlar. Bir gün Baki Bey’i akşam kalemden çıktıktan sonra birahaneye götürerek durumu anlatırlar. Karısının o olmadığı zaman gizlice eve erkek aldığını öğrenen Baki Bey durumu teyit etmek için kendi evinin karşısında oturan Şakir Efendi’nin evine gelir. Geç saate kadar bekledikten sonra bir adamın evine girdiğini görür. Bunu gören Şakir Efendi derhal eve gider ve meraklı, biraz da şaşkın arkadaşlarının gözlerinin önünde evine ani bir giriş yapar. Bundan sonrası hiç kimsenin ummadığı bir şekilde gelişecektir.

Yılda Bir… (Darmara Çiftliği, 1910)

Köylerden hayli içeride kalan bir su değirmeni… Teselyalı Bekir değirmende geçirdiği süre içerisinde yani seneler boyunca kadın hasretiyle yanıp tutuşur. Her günü can sıkıntısı içinde geçer. Kendisi genç ve kuvvetlidir ama burada kendisine göre bir kızı bir türlü bulamaz. Bir gün insan sesleriyle uyanır ve her sene gelip değirmenin biraz ötesinde 24 saat kadar dinlenen Çingeneleri fark eder. Göçebe insanlar hakkında fazla şey bilmez ama onları daima çalışır gördükçe tembel yerlilerle aralarındaki farkı gözlemler. Göçebelerden genç bir kız olan Elif bir gün un öğütmeye gelir. Birbirleriyle bir günlük beraberlikleri olur ve Bekir, Elif için bir sene boyunca bekler. Kızın vücudundaki kapanmış yaraları fark eden Bekir bu duruma şaşırır. Ertesi yıl Elif’in yolunu gözle fakat Elif bir türlü gelmez.

Hakkı Sükût (Sus Payı) (Erenköy, 1909)

Saatçizadelerin ipek fabrikasında çalışan Hasip Efendi her tarafı denetlemekle ve kaynar sularının, sıcak su borularının ısıttığı kırk derecede bunalan gen kızlara bir iki haykırmakla görevlidir. Üç dört kuruşa karşı on dört saat kaynar suların başında, pis kokular, zehirli gazlar yüzünden gencecik kızlar ihtişamlarından her gün biraz daha kaybederek yavaş yavaş ölüme doğru gitmektedirler.Her ay bir genç kız zayıflayarak, öksürerek eriyip, ölüp gider. Hasip Efendi’nin sevgilisi Fotika’da bu fabrikada çalışır ve o da gün geçtikçe solup gitmektedir. En nihayet  hastalanır, yatağa düşer, çok geçmeden ölür. Fotika’nın cenazesinde papaz ona Avrupa’daki fabrikalarda çalışma saatlerini, ücretlerini, kanunları ve bunları elde etmek için verilen savaşları anlatır. Bundan cesaret alan Hasip Efendi, fabrikanın sahibi Hidayet Bey’e papazdan öğrendiklerini anlatır. Hasip Efendi iyi bir usta olduğundan ve onun istifa etmesinden korkan Hidayet Bey maaşına zam yapmayı teklif eder.

Kuvvete Karşı (Erenköy, 1909)

Amerikan Sefareti maiyet vapuruna mensup olan dokuz gemici, ceplerinde İngiliz paraları ve kolluk kuvvetlerinin onlara tanıdığı imtiyazlardan dolayı şımarık ve bayağı davranışlar sergilerler. Onlar zengin ve başka tebaadandır. Yerli halk onların ceplerinde dizili duran liraların karşısında küçülür, kendilerini eksik hissederler. Bir gün Suphi, sevgilisi İzmaro ile tiyatroya bilet alır. Tiyatro oldukça kalabıktır. Amerikalı seyirciler lacivert sivil kıyafetleri içinde dokuz koltuğa yerleşmiş, oldukça fazla gürültü çıkarırlar. Suphi gibi herkesin aklında bu adamları tokatlama isteği vardır ama buna cesaret edemezler. Herkes birbirinden medet umar ama tüm yaptıkları susup, çaresiz bir şekilde beklemektir. Tiyatrodan sonra Suphi ve İzmaro birahaneye giderler ve boş olan büyük bir masaya otururlar. Denizciler de oraya geldiklerinde tüm masalar doludur ve oturmak için tek uygun olan yer Suphi’nin masasıdır. Çok sarhoşlardır. Suphi’nin fesini alıp onun taklidini yaparlar ve Suphi müthiş bir eziklik içerisinde olup biteni seyreder. Eve geldikten sonra ikisi de eziklik içindedirler. Hırsını alamayan Suphi çıkıp, gemicileri bulur, birine hızlıca yumruk indirir ama çok kalabalıklardır.

Cer Hocası (Erenköy, 1909)

Asım, Mektebi Mülkiye’yi bitirmiş, mabeyincilerden birisi akrabası olduğundan Maarif’te bir memuriyet bulmuştur. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle iktidara yakın görülen Asım işten çıkartılır. Saraya bağlı olduğu için suçlanınca ve kimsesi de olmayınca on günde serseriye dönüşür. Paraya muhtaç bir halde ne yapacağını düşünürken müezzin olan Osman, Ahmet ve Feyzi’nin yanına gider. Yalvar yakar onları kendisini de alarak Cer’re çıkmaya ikna eder. Beş on mecidiye toplamak için köy köy gezerler, buralarda vaazlar ve Kur’an okuyup namaz kıldırırlar, imam efendiye ve köye hizmet ederler. Ne yazık ki Asım yolda hastalanır ve ilk geldikleri köye imamın evinde kalır. Arkadaşları Asım’ı bırakıp yollarına devam ederler. İyileşince de köyden ayrılır. Başka bir köyün imamı, Asım’dan vaaz verip, namaz kıldırmasını ister. Bu işleri o kadar iyi yapar, insanlara o kadar iyi muhabbetler kurar ki bir süre sonra Asım imamlığa atanır. İmam, küçük oğlu aracılığıyla kendisini bir gece eve çağırtır. İmam çok hastadır, iki karısı ve altı çocuğu olduğu ve onlara bakması gerektiğini söyler. Asım kendisinin eski imamın yerine atamışlardır. Asım kalacak mıdır yoksa gidecek midir?

Garip Bir Hediye (Feneryolu, 1919)

Feridun, yaklaşık on sene önce Mısır’dan Selanik’e dönerken gemisi bir limana demir atar. Yolculardan kılıksız bir Yahudi, güvertede her şeyden habersiz eşyalarıyla ilgilenirken vincin altına girer ve tam o anda demir kancadan kurtulan iri denk Yahudi’nin başını hedef alır. Feridun, inanılmaz bir çeviklikle Yahudi’yi ölümden kurtarır. Hayatını kurtarması karşılığında Yahudi ona tıraş fırçalarından birini ayırır ve bunun değerli olduğunu, kıymetini bilmesini, atmamasını ve zamanında işine yarayacağını söyler. Uzun bir savaş döneminden sonra İstanbul’a dönüp yarı sakat, işsiz, parasız kalınca Feridun’un aklına bu hediye gelir. Çarşıdaki kuyumcuların önünde iki saat dolaştıktan sonra en nihayet ufak bir dükkâna girip tıraş fırçasının değerini sorar. Kuyumcuya göre bu fırça her yerde bulunabilen, çok ucuz ve beş paralık değeri olmayan bir fırçadır. Hayal kırıklığına uğrayan ve Yahudi tarafından kandırıldığını öğrenen Feridun, sinirle fırçayı fırlatır. Fırlattığında fırçanın kemik sapı çatırdar ve maviye yakın bir renkle ışıldayan iki şey görünür. Ertesi gün daha önce gittiği kuyumcuya bir daha giden Feridun alacağı cevap karşısında şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktır.

Bir Taarruz

Boğaziçi’nin Anadolu kıyısında hırçın bir kış akşamı yaşanmaktadır. Böyle bir havada son vapur kıyıya yanaşır, iskeleye dört yolcu çıkar. Bu yolculardan biri de Hayrullah Efendi’dir. Her akşam yaptığı gibi tek başına bayırı tırmanmaya başlar. Aklında İnebolu’ya gönderdiği kereste kayıklarıyla motoru vardır. Birden gırtlağına bir el, alnında soğuk bir demirin dayandığını fark eder. Kendisine saldıran kişinin cüzdanını istediğini anlayan Hayrullah Efendi, belki canım kurtulur düşüncesiyle cüzdanını verir. Hırsız, cüzdanda bulunan altı tane yüzlük ve birçok beşlik arasından bir tane beşlik alır, cüzdanı iade eder ve hızla olay yerinden uzaklaşır. Bu durumdan şaşkınlığa kapılan Hayrullah Efendi, çaktırmadan hırsızı izler. Çarşıya geldiklerin hırsız bir bakkala girer, bir ekmekle birçok yiyecek siparişi verir. Hırsız dükkandan çıktıktan sonra Hayrullah Efendi bakkala girerek onun kim olduğunu sorgular ve onun bir hırsız değil, sadece namuslu bir aç adam olduğunu öğrenir. Mütareke yıllarında oldukları için cepheden gazi olarak dönenler, sakat kalanlar ortada aç ve çaresiz bir şekilde bırakılmışlardır. Onlara ne maaş ne de iş veren vardır. Toplum olarak herkes bu kötü durumdan etkilenmiştir. Hayrullah Efendi, kendisi burada rahatça para kazanırken onun dört sene boyunca harp meydanlarında savaşması karşısında aldığı parayı onun hakkı olarak görür ve ertesi gün evine bir sürpriz hazırlar.

Ayşe’nin Talihi (Erenköy, 1909)

Ayşe ile annesi, Abidin Köşkü denilen, bir zamanlar güzel olan ama şimdi harabeye dönmüş bir kovukta bekçi gibi otururlar. Bir gün annesi Antikacıların evini ovmak için gittiğinde Ayşe çamaşırları yıkar. Havada yağmur bulutları toplanır. Yağmurun yağacağını anlayan Ayşe telaşla bahçedeki çamaşırları toplayarak yağmuru bekler. Pencereye vurulan bir sese gidip bakınca gelenin antikacının oğlu Ali Bey’in köpeğiyle geldiğini anlar. Yağmurdan korunmak için içeri girmek istediğini söyler. İçeri girer girmez Ayşe’den etkilenir. Şehvet içerisinde ona doğru yaklaşırken mutfağın bir köşesinden sızan pis sulardan ayağı kayar, düşerken başını ocağın taşına çarpar ve ölür. Ayşe korkudan cesedi kaldırmak için çareler aramaya başlar çünkü gözünün önünde askerler ve kalabalık bir halk belirir. Kararını verir, dışarıdaki köpeği de öldürdükten sonra ikisini de ahıra götürüp gömer. Hayattakiler, bu esrarengiz kayboluşu bir müddet konuşsalar da zamanla Ali Bey unutulur gider. Bir ay sonra genç bir köylü Ayşe’nin annesini bir yere hizmete giderken görür ve evde kalan Ayşe’yi hatırlar.

Garaz (Şişli, 1947)

Nebile’nin babası Çerçi Halil savaş başlangıcında İstanbul’a gider. Gidiş amacı, kasabadaki küçük dükkânları için mal almaktır. Malı aldıktan üç hafta sonra dönmeyi plânlar. Aylar geçmesine rağmen bir türlü dönmez. Gönderdiği mektuplarda işlerinin bitmediğini, yeni işlere giriştiğini yazar. Nihayet sonuncu mektubunda ailesini de İstanbul’a aldıracağını söyler Böylece Nebile ve annesi için İstanbul macerası başlar. Nebile babasının kılığının değiştiğini fark eder. Kendisi de zamanla değişir. Hatta bir süre sonra o kadar değişir ki kendi annesi ve babasından utanır hâle gelir. Babasının Taksim Meydanı karşısında tuttuğu apartmanın asansöründen korkan genç kız birden kendini aşırı beğenmeye, bütün mağazaları dolaşmaya, bulduğu her şeyi almaya başlar. İki kere nişanlanır, ikisin de nişanı kendi bozar. Üçüncüsünde nişanı bu sefer erkek tarafı bozar çünkü hacıağanın birçokları gibi ancak sermayesini kurtarıp memleket yolunu tutacağını öğrenirler. Memlekete döndüklerinde Nebile, anne ve babası gibi bu duruma alışamaz, günden güne eriyip solar ve babasına müthiş kinlenir.

Refik Halid Karay Memleket Hikayeleri
Memleket Hikayeleri Arka Kapak

Türkçe Sözlük

mütevali: sürekli, peş peşe

hudus: sonradan meydana gelme

ahar: başka

azimet: gitme, gidiş

izam edilme: gönderilme

icrayı icap: gerekenin yapılması

laal: kırmızı, al

ifsad: bozma

ittihaz: alma, edinme

meyus: ümitsiz

tahavvül: değişme

intihap: seçim

hilaf: zıt, karşıt

tahkik: araştırma

tafsilat: ayrıntılı bilgi

zebun: düşkün, sefil

teskin etmek: yatıştırmak

mutasarrıf: Tanzimat’tan sonra Osmanlı yönetim teşkilatında sancak yöneticisi

hülasa: özet

malumat: bilgi

mukayyet olmak: korumak, gözetlemek

seref: harcama, israf

muvafık: uygun

tahsisat: ödenek

lagar: cılız, zayıf

mütalaa: görüş, düşünce

mezun: izinli

müzekkere: üst makama yazılan resmî yazı

tebdilihava: hava değişimi

rikkat: acıma, merhamet

muti: uysal, boyun eğen

mahrumiyet: yoksunluk

teşrifat: protokol

mazul: görevden alınmış

reji: Osmanlı’da Tekel idaresi

firak: acı, ayrılık acısı

sergüzeşt: macera

savat: gümüş üzerine özel bir biçimde kurşunla işlenen kara nakış

sahabetkâr: sahip çıkan, koruyan

zahiren: görünüşte

tereke: ölen kişinin geride bıraktıkları

mihnet: sıkıntı, eziyet

hurdehaş: kırık dökük, paramparça

iktiza etmek: gerekmek

muvafık: uygun

tablakâr: yemek servisi yapan hizmetli

sahabet etmek: yardım etmek, arka çıkmak

muttasıl: sürekli, aralıksız

teşrinievvel: ekim ayı

rayiha: koku, güzel koku

rintmeşrep: rahat, aldırışsız

tahrirat: resmî yazışmalar

nazariyat: kuramsal bilgi

tavassut: aracılık

grado: bir sıvının içindeki alkol derecesi

âmedî: geliş

surre emini: Osmanlı hükümdarları tarafından her yıl hac zamanı Mekke ve Medine kentlerine gönderilen para ve hediyelik eşya görevlisi

mütevelli: vakıf yöneticisi

feyiz: bolluk, bereket

mizan: terazi, tartı

matbu: basılmış

tekerrür: tekrarlanma

iane: yardım parası

intihap: seçim

binlik: yaklaşık olarak üç litrelik büyük şişe

istidat: yetenek

müstağni: doygun, gönlü tok

aksata: alışveriş

fisküfücur: günah işleme, ahlaksızlık

ahar: başka

tahassür: özlem

laşe: leş

vehim: kuruntu

vakti kerahat: akşamcılar arasında şaka yollu söylenen içkiye başlam vakti

prostela (Yun.): önlük

ferma etmek: emir beklemek

huda: hile, aldatma

hail: engel

mücrim: suçlu

mütecessis: meraklı

döşeme: baş ve vücudun üst kısmını örten şal

bıldır: geçen yıl

muttasıl: sürekli

kasem: yemin

müşabih: benzeyen

helecan: kalp çarpıntısı

rabıta: bağ, bağlılık

tahassür: özlem

intihap etmek: seçmek

neşide: eski Arap müziğinde ahenkli olmak şartıyla doğaçlama söylenen müzik eseri

nuhuset: uğursuz

mürekkep: birleşik, birleşmiş

mariz: hasta

kesbetmek: kazanmak

ikmal etmek: tamamlamak

hüccet: kadılar tarafından verilen bir hak ya da sahiplik gösteren resmî belge

pertav etmek: atılmak, sıçramak

kânun: aralık ve ocak ayları

şem’a: mumlu fitil

teşrinievvel: ekim ayı

vecd: kendinden geçme

zahir olmak: görünmek, ortaya çıkmak

vukuf: bilgi sahibi olma

tehlil: La ilahe illallah sözünü tekrarlama

mukaddime: giriş, başlangıç

tevil: başka anlam verecek şekilde yorum getirme

belladon: hekimlikte ağrıları dindirmek için kullanılan bir bitki

mukayyit: kayıt memuru

mümeyyiz: kalemde yazıları düzelten kıdemli memur

hulefa: Osmanlı döneminde kalem memurları

ıstampa: ağaç, metal vb. üzerine oyulduktan sonra bir yere basılan biçim

kani olmak: inanmak

rıh: yazıdaki mürekkebi kurutmak için dökülen çok ince ve renkli bir tür kum

habbe: su kabarcığı

irat: gelir

hodbin: bencil

Teselya: Yunanistan’ı oluşturan on iç bölgeden biri.

mebzul: bol, çok

ıttırad: ritim

müteselli: teselli bulan, avunan

beşaşet: güleryüz

hakkı sükût: sus payı

Keşişdağı: Uludağ

taravet: tazelik

zebun: düşkün

iştiyak: güçlü istek

müteessir: üzgün

ihtilaç: çarpıntı, seğirme

desise: hile

hami: koruyucu

icbar etmek: zorlamak

salip: haç

bermutat: alışıldığı gibi

hilm: yumuşaklık

intizar: bekleme

nadim: pişman

maiyet: alt kademedekiler, hizmetliler

itab etmek: azarlamak, çıkışmak

manşon: elleri soğuktan korumak için kullanılan astarlanmış kürk

boa: kadınların kullandığı dar ve uzun boyun kürkü

mütevellit: doğan, ileri gelen

tazyik: basınç

sefahat: aşırı eğlence düşkünlüğü

muavenet: yardım

zillet: aşağılanma

ihata etmek: kuşatmak

Mektebi Mülkiye: Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eski adı

320 senesi (hicri): 1902-1903 yılı

tensikat: fazla personeli işten çıkarma

hulul etmek: gelip çatmak

cerre çıkmak: medrese öğrencilerinin din kurallarını uygulatmak üzere köylere dağılması ve karşılığında mal ve para toplaması

müşavere: danışma

taassup: aşırı tutuculuk

itap etmek: azarlamak

ünsiyet: yakınlık

tesliyet: teselli etme

tahassür: özlem duyma

bâr: yük

âyan: ileri gelenler

âkait: inançlar

riyaset: başkanlık

istişare etmek: danışmak

tebşir etmek: müjdelemek

tard olmak: kovulmak

ârız olmak: bulaşmak

hayalat: hayaller

revnak: parlaklık, tazelik

taaccüp: şaşma, hayret

iptida: öncelikle, ilkin

giranbaha: değerli, kıymetli

mütearrız: saldırgan

inhisar etmek: bir şeyle sınırlanmak

içtimai: toplumsal

patis: patiska

metruk: terk edilmiş

muntazır olmak: beklemek

hicap: utanma

sevki tabii: içgüdü

muvakkat: geçici

Refik Halid Karay’ın Eserleri (Kitaptan Alıntı)

Anı

Minelbab İlelmihrab

Bir Ömür Boyunca

Hikâye

Memleket Hikâyeleri

Gurbet Hikâyeleri ve Yeraltında Dünya Var

Memleket Hikâyeleri – Gençler İçin

Gurbet Hikâyeleri – Gençler İçin

Kronik

Bir Avuç Saçma

Bir İçim Su

İlk Adım

Makyajlı Kadın

Tanrı’ya Şikâyet

Üç Nesil Üç Hayat

Üç Nesil Üç Hayat – Gençler İçin

Mizah

Ago Paşa’nın Hatıratı

Ay Peşinde

Deli

Guguklu Saat

Kirpinin Dedikleri

Sakın Aldanma, İnanma, Kanma

Tanıdıklarım

Roman

Anahtar

Ayın Ondördü

Bu Bizim Hayatımız

Bugünün Saraylısı

Çete

Dişi Örümcek

Dört Yapraklı Yonca

Ekmek Elden Su Gölden

İki Cisimli Kadın

2000 Yılın Sevgilisi

İstanbul’un Bir Yüzü

Kadınlar Tekkesi

Karlı Dağdaki Ateş

Nilgün

Sonuncu Kadeh

Sürgün

Yerini Seven Fidan

Yezidin Kızı

Yüzen Bahçe

Aydede

Aydede 1922

Aydede 1948

Aydede 1949

Refik Halid Karay’a Dair Bir İnceleme

Refik Halid’in Ankara’sı (Hazırlayan: Ali Birinci)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.