Şiirler ve Şarkılarla Yüzüklerin Efendisi’ni Anlamak (Birinci Kitap – Yüzük Kardeşliği)

Yüzüklerin Efendisi
Elfler

Şiirler ve Şarkılarla Yüzüklerin Efendisi’ni Anlamak (İkinci Kitap – İki Kule)

Bilbo Baggins olaylı 111. yaş gününden sonra Tek Yüzük’le birlikte Shire’daki her şeyini Frodo’ya bırakıp ayrılmıştır. Bilbo, alçak sesle, karanlığın içinde giderken aşağıdaki şarkıyı mırıldanmıştır (sf. 53):

Yol hiç bitmez, uzar gider

Başladığı kapıdan

Az gittik uz gittik ama

Gücüm yettikçe yola devam

Bacaklarım yorulsa da

Yürürüm varana dek anayola

Yollarla işler birleşir orada

Bilmem yolculuk sonra ne yana


Eski elf harflerinden oluşan ama Mordor lisanında yazılan aşağıdaki şiir çoğu kişi tarafından bilinmektedir. Gandalf, Frodo’ya  yüzük üzerindeki yazıları açıklarken bu şiiri söylemiştir (sf. 71):

Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları’na

Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar’a,

Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar’a, ölecekler ne yazık

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne

Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak

Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda


Hobbit’lerin mırıldandığı bir yürüyüş şarkısı. Sözlerini Bilbo Baggins yazmış, dağlar kadar eski bir melodiye oturtmuştur. Su Vadisi’ndeki patikalarda yürüyüp Macera’dan söz ederken Frodo’ya öğretmiştir (sf. 104):

Ateş al al yanar ocakta,

Döşek serili damın altında;

Ama yorulmadık daha

Köşeyi dönünce belki bir ağaç

Dimdik duran bir taş ya da

Kimse görmez bizden başka.

                Ağaç, çiçek, ot ve yaprak,

                Geçsin bırak! Geçsin bırak!

                Dağlar, sular, altında göğün

                Geç yanlarından! Geç yanlarından!

Köşeyi dönünce bekler mi bizi

Yeni bir yol ya da bir kapı, gizli

Ve şimdi bakmadan geçip gitsek de

Olur ya, yarın yine geliriz bu yöne

Yüzümüz Ay’a veya Güneş’e çevrili

O gizli yolu bulabiliriz belki.

                Elma, diken, ceviz, çakal eriği

                Bırak gitsin! Bırak gitsin!

                Kum, taş, göl ve dere

                Selametle! Selametle!

Evimiz arkada, önümüzde dünya,

Yürünecek ne çok yol var daha,

Gecenin kıyısına doğru, gölgeler içinden

Tüm yıldızlar yanana dek yeniden.

Sonra ardımızda dünya, önümüzde evimiz,

Dolaşıp yine evimize, yatağımıza döneceğiz.

                Sis, alacakaranlık, bulut ve gölge

                Solacak ileride! Solacak ileride!

                Et, ekmek, ateş ve lamba

                Sonra yatağa! Sonra yatağa!


Hobbit’ler maceranın henüz başlarındayken bir Elf grubunun yakınlarından geçerken duydukları şarkının sözleridir. Hobbit’lere yaklaşan Kara Süvari (Yüzük Tayfı) sesleri duyar duymaz uzaklaşmıştır (sf. 106):

Kar beyazı! Kar beyazı! Ey berrak Hanım!

                Ey Batı Denizleri’nin ardındaki Ece

Burada dolanan bizlere Işıksın sen

                Burada, örülmüş ağaçlar içinde.

Gilthoniel! Ey Elbereth!

                Gözlerin ne parlak, nefesin berrak!

Kar beyazı! Kar beyazı! Şarkımız sana

                Uzak Bir diyardan Deniz’in ardına.

Yıldızlar onun ışıyan elleriyle

                Ekilmişti Güneşsiz Yıl’da

Parlak ve berrak şimdi rüzgârlı kırlarda

                Gümüş rengi tomurcuklarının altında

Ey Elbereth! Gilthoniel!

                Unutmadık seni biz buradakiler

Yıldızların Batı Denizi’nde parlarken

                Ağaçlar altındaki bu uzak ülkede yaşayan bizler


Sam ve Pippin’in mırıldandıkları başka bir şarkının sözleridir (sf. 119):

Hey! Hey! Hey! Gidiyorum işte şişeye

Kalbimi avutup derdimi gömmeye.

Yağsın yağmur, essin rüzgâr

Gidilecek daha çok yol var,

Ama önce uzanıp ulu bir ağacın altına

Geçsin diye yol vereceğim bulutlara.


Pippin’in ağzından dökülen Bilbo’nun en güzel banyo şarkılarından biridir (sf. 132):

Şarkı söyleriz günün sonunda

Yorgun çamuru paklayan banyoya!

Şarkı söylemeyenin aklına şaşarız

Ah! Sıcak Su ne soylu şey.

Ah! be tatlı yağan yağmurun sesi

Tepeden düzlüğe sıçrayan derenin şırıltısı

Ama yağmurdan ve salınan dereden daha iyisi

Dumanı tüten sımsıcak su

Ah! Soğuk suyu dökeriz istersek

Kurumuş boğazımızdan aşağı;

Ama bira daha iyi gelir susuzluğa

Sıcak Su da sırtımızdan aşağıya

Ah! Göğün altındaki beyaz fıskiyeden,

Yükselen su gibisi yoktur dünyada

Ama o bile Sıcak Suda şapırdattığım ayaklarımın

Sesi kadar hoş gelemez kulağa


Yıllar önce Bilbo’yu macerasına sürükleyen cüce şarkısı model alınarak yapılan ve aynı ezgiyle söylenen şarkı Merry ve Pippin tarafından seslendirilmiştir (sf. 137):

Ocağa da, odaya da elveda

Rüzgâr da esse, yağmur da yağsa,

Gün doğmadan ayrılmamız gerek

Ormanlarla yüksek dağları aşıp uzaklara.

Elflerin yaşadığı Yarmavadi’ye

Sisli şelalelerin altına, ormandaki açıklıklara

Hızla süreceğiz atları kırlarda ve çöllerde

Sonra ise bilmiyoruz yolumuz nereye.

Ardımızda korku, önümüzde düşmanlar

Göğün altında kurulacak yataklar

Ta ki tüm zorluklar aşılana

Yolculuk bitip, işimiz tamamlanana kadar.

Gitmeliyiz! Gitmeliyiz!

Gün doğmadan atları sürmeliyiz!


Yüzüklerin Efendisi
Nehrinkızı Altınyemiş

Hobbit’lerin Yaşlı Orman’a girdiklerinde Frodo’nun arkadaşlarını cesaretlendirmek için mırıldandığı şarkı (sf. 145):

Ey bu gölgeli diyardaki gezginler

yitirmeyin umudu! Çünkü karanlık da olsa

bir sonu vardır her ormanın

bakın nasıl da geçip gidiyor bulutsuz güneş

güneş batıyor, güneş doğuyor

gün bir bitiyor, bir başlıyor

Ya doğuda ya batıda mutlaka kesilecek orman

Tom Bombadil’in söylediği şarkının sözlerinin tamamı:

Lay lom! Lay la lom! Gongu çal da gel!

Gongu çal! Zıpla gel! Söğütler içinden!

Tom Bom, şen Tom, Tom Bombadil!

Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem!

Sığırcığım süzülür eserken meltem.

Tepenin altında, güneşte parlar,

Soğuk yıldızları eşikte bekler, Benim güzel sevgilim, doğmuş Irmakkadın’dan

Sudan durudur teni, incedir söğüt dalından.

Bizim Tom Bombadil elinde su zambaklarıyla

Yine eve dönüyor. Bak şarkı söylüyor hoplaya zıplaya

Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem!

Altınyemiş, Altınyemiş, tatlı sarı böğürtlen!

Zavallı Söğütadam, köklerini topla, yolumdan çek!

Tom’un acelesi var. Günün peşinden akşam gelecek.

Tom eve dönüyor yine, elinde su zambakları,

Hey! Lay lay lom! Duyuyor musunuz şarkımı?

Gelin benle minik dostlar Gündüzsefası boyunca!

Tom gidiyor önden mumları yakmaya.

Batıdan batar Güneş; karanlık basar birazdan

Gece gölgeleri çöker, kapı açılır o zaman,

Pencereden sızar ışık, etrafı aydınlatır.

Korkmayın kara kızılağaçtan! Kır söğüt zararsızdır!

Korkmayın ne kökten, ne daldan! Tom Bombadil önden gitti.

Hey lom! Lay lay lom! Bekliyoruz sizleri!

Hey lay! Nay nay nom! Haydi canlar sekiniz!

Hobbitler! Midilliler! Konukları severiz.

Haydi eğlence başlasın! Birlikte şarkı söyleyelim.

(Bu kısmı Altınyemiş söylüyor)

Haydi şarkı başlasın! Söyleyelim birlikte

Güneş, yıldız, ay ve sis, yağmur ve bulut üstüne,

Tüydeki çiy tanesi, tomurcukta ışıklar,

Fundalıkta çıngıraklar, açık tepede rüzgâr,

Su üstünde zambaklar, sazlar gölgeli göl başında:

Bizim Tom Bombadil ve Nehrinkızı hakkında!

***************

İşim vardı orada: yeşil yapraklar, beyaz zambaklar,

nilüferler devşiriyordum güzel hanımıma,

senenin son çiçeklerini kara kıştan korumaya,

karlar eriyene dek güzel ayaklarının dibinde açsınlar diye.

Her yıl, yaz sonunda gider bulurum çiçekleri onun için,

büyük, derin ve duru bir gölde, Gündüzsefası’nın ilersinde;

baharda ilk orada açıp, en son orada kapanırlar.

O gölün kıyısında, çok zaman evvel bulmuştum Nehrinkızı’nı,

sazların içinde oturan genç narin Altınyemiş.

Şarkısı çok tatlıydı o zamanlar ve pırpır ediyordu kalbi!

Ve bu da sizin işinize yaradı – çünkü bundan böyle

ormansuyundan inmeyeceğim o kadar derinlere,

yıl ilerlemişken en azından. Geçmeyeceğim artık

Yaşlı Söğüt Adam’ın evinden, bahar vaktinden önce,

şen bahar gelmeden, Nehrinkızı dans ederek

suda yıkanmak için söğüt yolundan geçmeden önce.

**************************************************

Yüzüklerin Efendisi
Tom Bombadil

Tom Bombadil’in Hobbit’lere karşılacakları bir tehlike karşısında söylemeleri gerektiğini bildirdiği tekerleme (sf. 169):

Hey! Tom Bombadil, Tom Bombadilllo!

Su, orman, tepe, saz ve söğüt adına,

Ateş, güneş, ay adına, dinle şimdi, duy bizi!

Gel Tom Bombadil, ihtiyacımız var sana!

Frodo’nun ve diğer Hobbit’lerin Höyük’ün içinde mahsur kaldıklarında duydukları hüzünlü ama korkunç şarkıdır (sf. 178):

Soğuk olacak el de, kalp de, kemik de,

soğuk olacak bu uyku taştan kabrin içinde:

Bir daha hiç uyanmayacak, mekânı bu taştan yatak,

Güneş bitip Ay ölene dek hiç uyanmayacak.

Kara yeller içinde ölecek bir bir yıldızlar

yine de bırak yatsın burada altın üzerinde onlar,

ta ki karanlıklar efendisi ölü deniz ve çorak topraklar

üstünde elini kaldırana kadar.

**********************************

Frodo Tom Bombadil’i yardıma çağırdığında Bombadil’in söylediği tekerlemedir (sf. 179):

Şu bizim Tom Bombadil ne kadar tatlı dilli,

Ceketi parlak mavi, sarıdır çizmeleri

Ele geçmez asla, çünkü Tom her şeyin efendisi

Şarkıları daha güçlü, daha hızlı ayakları.

Çek git seni ihtiyar Yaratık! Gün ışığında yok ol!

Soğuk sis gibi çekil, uluyan yeller gibi,

Dağların gerisindeki boz kırlara doğru kaybol git!

Bir daha buraya gelme hiç! Höyüğün boş kalsın!

Karanlıktan da kara, kapıların sonsuza dek kapalı olduğu yerde

Kaybolasın, unutulasın, dünya düzeltilinceye kadar.

Artık uyanın şen gençler! Uyanın da duyun beni!

Kalbiniz, eliniz kolunuz ısınsın! Soğuk taş devrildi;

Kara kapı sonuna kadar açık; ölümün eli kırıldı,

Gecenin altındaki Gece uçtu ve Büyük Kapı açıldı.

Hey lom! Geliver lay lay lom! Uğrun ne yana?

Yukarı mı, aşağı mı, uzağa mı, yakına mı? Ya buraya, ya oraya.

Keskin Kulak, Bilge Burun, Hışırtılı Kuyruk, Ahmak,

Küçücük oğlum, Beyaz Çorap, ihtiyar Hantal Tombiş demek!

Tom’un memleketi bitiyor burada: O, sınırı aşmaz.

Bakacak bir evi var, Altınyemiş onu bekler.


Yüzüklerin Efendisi
Sıçrayan Midlli Hanı

Frodo’nun Sıçrayan Midilli’de söylediği Han şarkısının sözleridir. Kara Süvarilerden gizlenmek için isim değiştiren Frodo, Pippin’in gerçek kimliğini ortaya çıkarmasından korkarak kalabalığın dikkatini dağıtmak amacıyla bir masaya çıkıp bu şarkıyı söylemiştir (sf. 197):

Bir han vardı, ihtiyar, şen bir han

                kadim, boz bir dağın eteğinde,

Ve burada öyle bir bira mayalarlardı ki

Ay’daki Adam bile indi yeryüzüne

                bir gece, payına düşeni içmeye.

Seyisin çakırkeyif bir kedisi vardı

                beş telli bir keman çalan

Kemanının yayını sallardı bir aşağı bir yukarı

Kâh tiz perdeden çığırır, kâh pesten gıygıylardı

                kimi zaman da sürterdi ortadan.

Hancının minik köpeği

                pek severdi latifeyi,

Konuklar ne zaman neşelense aralarında

Kulak kabartır bütün şakalara

                boğuluncaya kadar gülerdi.

Bir de boynuzlu inekleri vardı

                bir kraliçe kadar mağrurdu;

Fakat müzik döndürürdü başını bira kadar

Püsküllü kuyruğunu durmadan sallar,

                ve yeşillikte oynar dururdu.

Ve ah! O gümüş çanak dizileri,

                o çatal bolluğu gümüşten!

Pazar günleri için özel bir takım vardı,

Dikkatle ovulur, pırıl pırıl parlardı

                cumartesi akşamüstünden.

Ay’daki Adam içiyordu da içiyordu

                başlamıştı feryat ve figana kedi;

Bir çanakla, bir çatal masada başlamıştı oynamaya,

Dans ediyordu bahçedeki inek deli gibi zıplaya zıplaya

                küçük köpek ise kuyruğunun peşindeydi.

Ay’daki Adam bir bakraç daha aldı da,

                sandalyesinin altına yuvarlanıverdi;

Orada sızıp kaldı, rüyasında biralar

Ta ki gökteki yıldızlar solana kadar

                ve yaklaşana kadar tan vakti.

Sonra seyis çakırkeyif kedisine dedi ki:

                “Şu Ay’ın ak küheylanlarına bak,

                Kişneyip çiğniyorlar gümüş gemlerini,

                Ama sahipleri içkide boğdu zihnini

                               Güneş ise doğdu doğacak!”

Böylece kedi kemanında öyle şıkırdık şeyler,

                öyle bir hava çaldı ki ölüyü diriltirdi:

Yayını oynattı, hızlandırdı ezgiyi, sesler döküldü kemanından

Hancı Ay’daki Adam’ı sarsarken bir yandan:

                “Saat üçü geçti kardeş,” dedi.

Adam’ı yavaşça tepeye yuvarlayıp

                dertop edip atıverdiler Ay’a

Bu arada atları da seyirttiler arkadan,

İnek sıçrayarak geldi, sanki bir ceylan,

                çatalın biri koşup geldi, takılmış bir çanağa

Artık keman daha hızlı çalıyordu, gıygıy da gıygıy,

                ulumaya başladı köpek de

İnek ile atlar amuda kalktılar,

Tüm konuklar sıçrayıp yataktan çıktılar

                dansa durdular yerde

Pink! diye koptu kemanın telleri!

                inek sıçrayıp Ay’ın üzerinden aştı,

Küçük köpek bunca komikliğe güldü katıla katıla

Ve cumartesi çanağı koşa koşa

                gümüş pazar kaşığıyla kaçtı.

Yuvarlak Ay yuvarlandı tepenin ardına

                Güneş kaldırırken başını,

Hanım (Güneş) inanamadı ateşli gözlerine

Çünkü hayrettir ki, gündüz olduğu halde

                Hepsi tekrar yataklarına yollanmışlardı.


Gandalf’ın Frodo’ya bıraktığı mektupta geçen şiirdir (sf. 211):

Altın olan her şey parlamaz,

                Her gezgin yitirmemiştir yolunu,

Gücü olan yaşlı kolay kolay solmaz,

                Derindeki kök atlatır donu.

Küllerden bir ateş dirilecek,

                Bir ışık fırlayacak gölgelerden,

Kırılan kılıç yenilenecek,

                Şimdi taçsız olan, kral olacak yeniden.


Sam’in Gil-galad hakkında Bilbo’dan öğrendiği bir şiirdir. Kadim bir lisanda yazılmış olan Gil-galad’ın Düşüşü ağıtından bir bölümdür. Bilbo bunu tercüme etmiştir (sf. 230):

Gil-galad bir Elf Kralı’ydı.

Ozanlar hüzünle söyler olanları:

son kraldı o, Dağ ve Deniz arasında,

hükmederdi adil ve özgür bir krallıpa.

Uzundu kılıcı, mızrağı sivri,

uzaklardan seçilirdi parlayan miğferi;

sayısız yıldız, göklerin tarlasında

görünürdü gümüş kalkanının aynasında.

Ama ayrıldı gitti uzun zaman önce,

kimse bilmez şimdi nerede;

çünkü düştü yıldızı karanlıklara

gölgelerin hükmettiği Mordor’a.


Yüzüklerin Efendisi
Beren ve Lúthien Tinúviel

Aragorn’un Tinúviel hakkında anlattığı öyküdür. Kısaca anlatır çünkü bu sonu bilinmeyen bir öyküdür ve Elrond’dan başka artık doğru dürüst hatırlayan kimse kalmamıştır. Bütün Orta Dünya öyküleri gibi güzel ama acıklıdır. Beren ve Lúthien’in öyküsü olarak da bilinir (sf. 236). Şiir, Barahir oğlu Beren ile  Lúthien Tinúviel’in karşılaşmalarını anlatır. Beren ölümlü bir insan, Lúthien’se dünyanın genç olduğu zamanlarda Orta Dünya’daki Elf’lerin Kralı olan Thingol’un kızıdır. Lúthien bu dünyanın evlatları arasında gelmiş geçmiş en güzel kızı olarak bilinir. O zamanlarda Mordor’daki Sauron’un da efendisi olan Büyük Düşman, Kuzey’deki Angband’da yaşardı. Batı Elfleri Orta Dünya’ya geri gelip Düşman’ın çaldığı Silmarilleri geri almak için savaş açarlar, insan ataları da elflerden yana savaşırlar. Düşman galip gelir, Barahir katledilir ve büyük tehlikelerden geçen Beren Dehşet Dağları’nı aşarak Neldoreth ormanlarındaki gizli Thingol Krallığı’na ulaşır. Orada, büyülü nehir Esgalduin’in yanındaki ormanlık açıklık bir alanda şarkı söyleyip dans eden Lúthien’i görür. Daha sonra Tinúviel Beren’i Sauron’un zindanlarından kurtarır, birlikte Büyük Düşman’ı bile tahtından indirerek üç Silmarilden birini Lúthien’in başlık parası olarak babası Thingol’a vermek üzere alırlar. Son anda Beren, Angband’ın kapılarından geçerken Kurt’a yeni düşer ve kızın kollarında ölür. Tinúviel’de ölümlü olmayı seçer. Hikâyenin tamamı başka bir yazının konusudur.

Yapraklar uzun, çimenler yeşildi,

                Ne hoştu şemsiyesi uzun göknarların

Ormanın açıklığında, gölgede

                Göz kırpıyordu ışığı yıldızların

Tinúviel dans ediyordu orada şimdi,

                Görünmeyen bir kavalın ezgisiyle

Yıldızların ışığı saçlarında

                Ve parıl parıl parlıyordu elbisesi sırtında.

Beren buz gibi dağlardan geldi oraya,

                Kaybolmuştu yaprakların altında gezinirken,

Kederli kederli dolaşıyordu bir başına

                Elf Nehri’nin akıp gittiği yerde

Baktığında göknar yapraklarının gerisinden

                O altın çiçekleri gördü şaşkınlıkla

Kızın pelerinini ve kollarını örten,

                Ve saçları sanki ardında bir gölge

Tılsım iyi geldi, dağlarda gezinmeye

                Mâhkum edilen yorgun ayaklarına,

Atıldı hemen güçlü ve çevik elleriyle

                Parıldayan ay ışınlarını yakalamak için.

Çabucak kaçtı kız dans eden ayaklarıyla

                Elf Yurdu’nun sık ormanlarının içine,

Ve onu bıraktı ki dinleyen, sessiz ormanda

                Bir başına biraz daha gezinsin.

Ormanda sık sık duydu uçuşan sesini

                Ihlamur yaprağı kadar hafif ayakların,

Duydu ormandaki oyuklarda gizli

                Titreşerek taşan müziği yeraltından.

Artık solmuş sarkıyordu desteleri göknarın,

                Ve tek tek, fısıltıyla ah edip yere indi,

Salınan yaprakları kayının,

                Kış başlamıştı artık, soğuktu orman.

Vazgeçmedi hiç aramaktan, ta uzaklara gitti,

                Yıllanmış yaprakların biriktiği yerlere,

Kâh ay ışığı, kâh yıldız ışığı ona rehberlik etti

                Titreyerek gezdi durdu, üstünde donmuş gökyüzü.

Ayışığı vururdu kızın parlayan pelerinine

                Sanki yüce ırak bir dağ başında dans eder gibi;

Yayılırdı ayaklarının dibinde

                Titreşen bir pusun gümüşü.

Kış geçince kız döndü tekrar,

                Bahar birden geliverdi şarkısıyla

Yükselen tarlakuşu, düşen yağmurlar

                Ve eriyen suyun köpürüşü gibi.

Baktı ki elf çiçekleri açıyor kızın ayakları altında,

                Şifa bulunca yeniden, ne kadar

İstedi dertsiz çimlere basa basa

                Onunla birlikte dans edip şarkı söylemeyi

Kaçtı kız yine, ama bu kez Beren yetişti hemen

                Tinúviel! Tinúviel! diye.

Elfçe ismiyle seslendi ona birden,

                Ve bunu duyunca kız, kalakaldı oracıkta.

Bir an durdu Tinúviel, efsunlandı sesiyle,

                Yetişip onu kollarına aldı Beren,

Kötü kader hükmetmişti bir kez Tinúviel’e

                Parıldayarak yatarken oğlanın kollarında.

Saçlarının gölgesinde

                Gözlerine bakarken Beren kızın,

Aksini gördü göklerde

                Donuk donuk titreyen ürpertili yıldızların.

Tinúviel, elf güzeli,

                Ölümsüz kız, elf soylu bilge

Gölgeli saçlarının hapsine aldı onu

                Ve gümüş parıltılı kollarının.

Onları upuzun bir yola sürdü kader

                Boz ve soğuk dağları aşan,

Demir saraylar ve karanlık kapılardan geçtiler

                Gece gölgeli ormanlardan, şafaksız.

Ayıran Denizler geçiyordu aralarından,

                Yine de sonunda bir kez daha görüştüler,

Ve çekip gittiler çok önceleri bu zamandan,

                Orman içinden şarkı söyleyerek, gamsız.


Yüzüklerin Efendisi
Troller

Bilbo Baggins ve on üç cücenin maceraları sırasında taşa dönen trolle hakkında Sam’in söylediği şiirdir (sf. 253):

Oturmuş Trol bir taşın üstüne,

Elinde bir kemik, kemirmekte;

                Yıllar boyu hep aynı kemik, kemirip durmuş,

                               Çünkü memlekette et çok kıtmış.

                                               Çok kıtmış! Mok kıtmış!

Dağlarda bir mağarada yaşıyormuş Trol,

                Ve oralarda et çok kıtmış.

Çıkagelmiş Tom, ayaklarında iki koca çizme.

Demiş ki Trol’e, “Hey, o elindeki de ne?

                Amcam Tim’in kaval kemiği mi yoksa?

                               Ne işi var onun, mezarının dışında?

                                               Dışında! Başında!

Yıllar geçti Tim amcam öleli,

Öyleyse ne işi var mezarının dışında?”

“Oğlum,” demiş Trol, “ben yürüttüm o kemiği.

Delikte çürüyen kemiğin kime ne faydası var ki?

                Amcan çoktan nalları dikmişti

                               Ben o kemiği bulmadan.

                                               Bulmadan! Bilmeden!

Ama bilse, biçare bir Trol’den bir kemiği esirgemezdi.

                O kemik mezarda ne işine yarar ki?”

“Senin gibiler,” demiş Tom, “ne cesaretle,

Canlarının istediği şeyi geçiriyor ele?

                O şey amcamın kaval kemiğiyse hele.

                               Geri ver o kemiği bakalım!

                                               Çakalım! Kakalım!

Nalları dikse de o kemik amcamın,

Kemiği ver de işimize bakalım.”

Trol sırıtmış ve sonra demiş ki:

“Ben seni yiyeyim şimdi, iyisi mi.

                Taze et de ne iyi gider şimdi.

                               dişlerim de kaşınmaya başladı.

                                               Haşladı! Taşladı!

Bıktım eski kemikleri tıkınmaktan;

                Karnım da iyice acıkmaya başladı.”

Ama tam mideye indirecekken yemeğini,

Bir de bakmış ki bomboş elleri.

                Kaşla göz arasında Tom geçip arkasına

                               Tam oturak yerine tekmeyi basmış.

                                               Basmış! Kasmış!

Trol’e bir güzel haddini bildirmek için

                Tom tam kıçına tekmeyi basmış.

Ama Trol tek başına yaşadığı için dağlarda,

Eti kemiği de sert olur, mabadı da.

                Tekmeyi ha dağın köküne vurmuşsun, ha ona,

                               Çünkü Trol’ün mabadı bir şey hissetmez!

                                               Hissetmez! Pisletmez!

Tom’un iniltisini duyan Trol, sırıtmış pis pis,

                Çünkü anlamış ki artık Tom’un ayağı hayır etmez.

Köye dönmüş ki Tom, sakat bacağı,

Bir daha iflah olmamış çizmesiz ayağı.

                Ama Trol’ün ne umuru, oturuyor aynı yerde,

                               Elinde sahibinden yürüttüğü kemik.

                                               Kemik! Çemik!

Hiçbir hasar yok Trol’ün mabadında,

                Elinde de sahibinden yürüttüğü kemik.


Yüzüklerin Efendisi
Eärendil

Ayrıkvadi’de Bilbo’nun Elfler için söylediği bir şarkıdır (sf. 284):

Eärendil diye bir denizci vardı

Arvernien’de gezinip duran;

yolculuk etmek için bir gemi yapmıştı

Nimbrethil’de kesilmiş bir ağaçtan

yelkenlerini saf gümüşten örmüştü,

ışıl ışıl gümüştendi lambaları da

bir kuğu boynuydu pruvası

ve ışıklar parlardı bayraklarında.

Yekpare, zincirli bir zırhı vardı

Kadim krallardan kalan,

rünlerle çentilmişti parlak kalkanı

Korunmak için beladan ve yaralardan;

yayı ejderha boynuzundandı,

abanozdan kesilmişti okları,

zırh yeleği gümüşten,

kalseduandandı kılıç kını;

güçlüydü çelikten dövülmüş kılıcı,

efsane taştan yüksek miğferinin

tam tepesinde bir kartal tüyü vardı,

ve bir de zümrüt göğsünün ortasında.

Gökte ay, üzerinde yıldızlar,

çok uzaklara gitti kuzey sahillerinden,

çılgınca dolandı durdu büyülü yollarda,

ötesinde, fani toprakların günlerinden.

Donmuş dağlardaki gölgeler içinde

Ensiz Buzlar’ın ezici gıcırtısından,

cehennem sıcağından, yakan tenhadan

döndü hemen, ama vazgeçmedi dolaşmaktan;

yolunu kaybetmişken yıldızsız sularda,

sonunda Hiçlik Gecesi’ne ulaştı;

geçti oradan, ama ne parlak sahili görebildi

ne de aradığı ışığı.

Gazap rüzgârları esip sürükledi onu,

körcesine kaçtı köpüklerin arasında

batıdan doğuya, amaçsız ve habersiz,

koşup gitti evinden tarafa.

İşte burada, yanına vardı uçan Elwing

ve karanlıkta bir alev yandı;

Taşlarla bezeli boyunluğundaki ateş

elmasların ışığından daha parlaktı.

Elwing, Silmaril’i Eärendil’e taktı,

yaşayan ışıktan bir taç koydu başına,

ve Eärendil alev alev alnıyla korkusuz,

çevirdi teknesini; gecenin yarısında

güçlü ve özgür bir fırtına yükseldi

Denizin ötesindeki Öbürdünya’dan,

Tarmanel’den bir kudret yeli esti;

fanilerin uğramadığı yollardan

ısıran bir solukla taşıdı rüzgâr teknesini,

ölümün gücü kedere boğarken

gri, terk edilmiş denizleri,

doğudan batıya doğru geçti gitti.

Günler’in başlamasından

çok önce batmış sahillerden,

fersahları aşarak gürleyen dalgalar

geri götürdü onu, geçerek Bitmezgece’den

dünyanın sona erdiği yerdeki inci dizilerinde

duyuncaya kadar, o uzun şarkıyı

köpüklü dalgaların kırıldığı yerde

mücevherlerin ve altının solduğunu.

Valinor’un dizlerinde uzanan alacakaranlıkta,

yükselen Dağ’ı gördü, ne bir ses ne bir sada,

ve denizlerin çok ötesinden

bu yana bakıyordu Eldamar da.

Bir gezgin, kaçıp geceden,

vardı sonunda beyaz sığınağa,

yemyeşil, latif Elfyurdu’na

açıktı hava şeffaf vadi içinde,

ve İlmarin Dağı’nın altında,

Tirion’un aydınlık kuleleri

cam gibi berrak, yansıyordu Gölgegöl’de.

Macera arandı durdu bu yerde;

ve ona bir sürü ezgi öğrettiler orada,

ve yaşlı arifler harikalar anlattı

ve altından harpler verdiler ona.

Ona elf beyazları giydirdiler

ve yedi ışık yolladılar önünden,

Calacirian’ın içinden geçtiği gibi

ümitsizce gitti saklı topraklara.

Derken, İlmarin’deki billur Dağ üzerinde;

sayısız yılların pırıl pırıl aktığı

zamandan da eski binalara

ve sonsuza dek hükmeden Yaşlı Kral’a rast geldi;

o zaman duyulmamış sözler söylendi

İnsan halkları ve Elf Soyu hakkında,

orada yaşayanlara yasaklanmış

dünya ötesi hayaller gösterildi ona.

Ona parlak pruvalı, yeni bir gemi yaptılar

mithril’den ve elf camından

ne yontulmuş bir küreği vardı geminin

ne de gümüş direğinde yelkeni:

Lambanın ışığı yerine Silmaril

ve canlı aleviyle parlak bir sancak,

oraya gelen Elbereth’in eliyle

yerleştirildi, orada ışısın diye,

ve ona ölümsüz kanatlar yapıldı,

yüklendi ölmez kader omuzlarına

kıyısız göklerde yelken açıp koşsun diye

Güneş’in ve Ay ışığının ardında.

Kanatları gezgin bir ışık gibi, aldı götürdü onu,

sim pınarların yavaşça döküldüğü

Daimdüz’ün yüce tepelerinden

muhteşem Dağ Duvar’ın ta ötesine.

O zaman Dünya’nın Sonu’ndan dönüp,

gölgeler içinden geçerek, yeniden bulmak istedi,

çok uzaklarda kalan evini;

tek başına bir yıldız gibi yanarak

pusların üzerinden çıkageldi;

Güneş’in karşısında ırak bir alev gibi,

karanlık Norlond sularının aktığı yerde

uyanan tan yerinden önce gelen bir mucizeydi.

Derken Orta Dünya üzerinden geçti,

kadınların ve elf kızlarının

Eski Günler’de, kadim zamanlarda çektiklerini

ve hıçkırıklarını duydu kulaklarıyla.

Ama Ay sönüp yıldızlar geçene dek,

fanilerin yaşadığı Beri Sahiller’de

vaktini geçirmesin diye,

dev bir yazgı yüklenmişti sırtına;

hâlâ bir habercidir o, hiç durmayacak,

hiç sona ermeyecek görevi,

parlayan lambayı hep uzağa taşıyacak

Batılıların Alevcisi.

*********

Elbereth’e yakılmış bir şarkı, Elfler tarafından söylenmektedir (sf. 289):

A Elbereth Gilthoniel,

silivren penna míriel

o menel aglar elenath!

Na-chaered palan-díriel

o galadhremmin ennorath,

Fanuilos, le linnathon

nef aear, sí nef aearon!


Boromir’in rüyasında gördüğü bir kehaneti Divan’da söylemiştir. Rüyada gökyüzü doğudan kararmış ve durmadan büyüyen bir gök gürültüsü duyulmuştur ama Batı’da soluk bir ışık hâlâ dayanmaktadır ve bu ışığın içinden uzak ama berrak bir ses şu sözleri haykırmaktadır (sf. 299):

Kırılmış olan Kılıç’ı ara:

                Onu İmladris’te bulacaksın;

Orada Morgul büyülerinden güçlü

                Öğütler alacaksın.

Göreceksin beliren alameti

                Kıyameti haber verecek sana

Uyanacak İsildur’un Felaketi;

                Ve Buçukluk atılacak öne.


Bilbo’nun Frodo’ya söylediği şiirdir (sf. 331):

Isırmaya başladığında kış,

                buz tutmuş gecede çatırdadığında taş,

göller kararıp ağaçlar soyununca,

                kol gezen kötülüktür Doğa’da.


Frodo Ayrıkvadi’den ayrılmadan önce Bilbo’nun kendisine söylediği şarkıdır (sf. 337):

Ocak başında oturmuş

                düşünüyorum gördüklerimi,

çayır çiçekleri ve kelebekler

                geçmiş yaz aylarındaki;

Sarı yapraklar, örümcek ağları

                geçmiş sonbaharlar

sabah pusları ve gümüş bir güneş

                ve saçlarımın arasındaki rüzgâr

Ocak başında oturmuş

                düşünüyorum, nasıl olacak dünya,

sonsuz bir kış gelecek

                göremeyeceğim baharı bir daha.

Çünkü hiç görmediğim

                daha çok şey var

yeşiller başka başkadır

                her ormanda her bahar

Ocak başında oturmuş

                düşünüyorum eski insanları

ve hiç göremeyeceğim bir dünyayı

                görecek olanları.

Fakat her oturup düşündüğümde

                o eski zamanları

geri dönen ayak seslerini bekliyorum

                ve kapı önündeki konuşmaları


Yüzüklerin Efendisi
Cüceler

Yüzük Kardeşliği grubu Moria’ya girdiklerinde Gimli Cücegazuv’un büyük diyarı ve şehri hakkında söylediği şarkıdır (sf. 380):

Dünya gençti, yemyeşildi dağlar

Lekelenmemişti Ay’ın yüzü daha

Ne derelere isim konuştu, ne taşlara

Durin uyanıp tek başına dolaştığında.

İsimsiz tepelere vadilere isimler verdi;

Henüz tadılmamış kuyulardan su içti;

Eğilip baktığında Aynagöl’e

Gördü başının gölgesi üzerinde

Yıldızlardan yapılmış bir tacın belirdiğini

Sanki gümüş bir ipe dizilmiş mücevherler gibi

Dünya saftı, dağlar yüce mi yüce;

O eski günlerde, çok daha önce

Devrilişinden Nargothrond’un yüce kralının

Ve göçmesinden Gondolin’in

Batı Denizleri’nin ötesine,

Saftı Dünya Durin’in Günlerinde.

Bir Kral’dı o, oymalı tahtında

Sütunlarla dolu salonlarında

Gümüş zemin, altın çatı

Güç rünleriyle örtülüydü kapı.

Güneş, yıldız ve ay ışığı

Doldururdu billur lambaları,

Ne bulut örter ne de gölgelerdi gece

Pırıldardı sonsuza dek zarafetle.

Orada döverdi çekiçler örsü,

Hakkâk yazardı, yontardı keski;

Orada dövülürdü kılıç, bağlanırdı kabzası,

Kazıcı kazar, örerdi duvarcı.

Orada beril, solgun opal, inci

Ve metal işlenirdi balık pulları gibi,

Kalkanlar, zırhlar, baltalar, kılıçlar

Yığınlaydı parıl parıl parlayan mızraklar.

Yorulmazdı o zamanlar Durin’in halkı;

Dağların altında müzik uyanırdı:

Harpçılar harp çalar, okurdu ozanlar

Kapılarda durmadan öterdi borazanlar.

Dağlar yaşlı, dünya kül rengi,

Demirhanenin ateşi küllenmiş buz gibi;

Çalınan harp, düşen çekiç yok artık:

Durin’in salonlarında tek yaşayan karanlık;

Bir gölge uzanıyor şimdilerde

Moria, Khazad-dûm’daki mezarı üzerinde

Ama batmış yıldızlar görünüyor hâlâ

Karanlık ve rüzgârsız Aynagöl sularında;

Tacı orada, derin sularda yatar

Durin tekrar uykusundan uyanıncaya kadar.


Yüzüklerin Efendisi
Nimrodel

Moria’dan çıktıktan sonra grup Lothlórien’e giderken Legolas’ın Nimrodel’in kızı hakkında söylediği şarkıdır (sf. 406):

Bir zamanlar bir elf kızı vardı,

                Bir yıldızdı sanki gündüz parlayan:

Ak mintanı altınla bastırılmıştı,

                Pabuçları ise gümüş beyazından.

Alnına bir yıldız iliştirilmişti

                Bir ışık yanardı saçlarında

Tıpkı parıldayan güneş gibi,

                Latif Lórien’in altın dallarında.

Saçı uzundu, bembeyazdı teni,

                Güzeller güzeliydi, hürdü;

Rüzgârda bir ıhlamur yaprağı gibi

                Hafifçecik yürürdü.

Nimrodel çağlayanları yanındaki

                Berrak ve serin suyun eteğinde,

Saçılan gümüş gibi akardı sesi

                Parlayan gölün içlerine.

Nerelerdedir bilinmez şimdi,

                Gölgede mi dolanır, günışığında mı

Çünkü nimrodel kayıplara karıştı

                Dağlarda kayboldu gitti.

Bir elf gemisi, dağın rüzgârdan koruduğu

                Boz limanda

Onu günlerce bekledi durdu

                Uğultulu denizin kıyısında

Bir gece bir yel esti gürleyerek

                Kuzey Toprakları’ndan bu yana

Yükselen medde sürükleyerek

                Götürdü gemiyi elf sahillerinden uzağa.

Soluk tan yerinde gözden yitmişti kara

                Kör edici su zerreciklerinden tüylerini

Püskürten dalgaların ardında

                Batıp gidiyordu dağlar ufukta

Amroth kaybolan sahile bir göz attı

                Kabaran deniz kıyıyı örtüyordu,

Ve bu imansız gemiye lanet etti

                Nimrodel’den uzağa götürdüğü için onu

Bir Elf Kralı’ydı eskilerde

                Hükümdarıydı vadilerle ağaçların,

Altın rengi olduğu zamanlarda

                Zarif Lothlórien’de bahar dallarının.

Baktılar ki atlamış, yaydan çıkan ok misali

                Dümen yekesinden denize,

Rüzgârdaki martı gibi

                Dalmış gitmiş derinlere.

Uçuşan saçlarının arasında rüzgâr,

                Etrafında parlıyordu dalgaların köpükleri;

Uzaklarda güçlü ve zarif yüzdüğünü gördüler,

                Süzülerek gidiyordu sanki bir kuğu gibi.

Ancak Batı’dan hiç haber gelmedi

                Beri Sahil’de yaşayanlara,

Bir daha hiçbir şey işitmedi

                Elf Halkı, Amroth hakkında.


Yüzüklerin Efendisi
Gandalf’ın Düşüşü

Frodo’nun Gandalf için Sam’e bir ağıt niteliğinde söylediği şarkıdır (sf. 431):

Shire’da akşam alınca kurşun rengini

ayak sesleri duyulurdu Tepe’de;

tan vaktinden önce giderdi

tek söz etmeden, uzun bir seyahate.

Yabaneller’den ta Batıkıyıları’na

kuzeydeki ıssızlardan, güneydeki tepelere

gizli kapıdan, ejderha ininden,

geçti karanlık ormanlardan keyfince.

Cüce,hobbit, elf ve insanla

ölümlü ve ölümsüz ahaliyle

daldaki kuşla, indeki hayvanla

konuştu kendi gizli lisanlarında.

Ölümcül bir kılıç ve şifalı bir elle,

bükülüyordu beli yükü altında,

çınlayan sesi ve yanan işaretiyle,

yorgun bir hacıydı kendi yolunda.

Tahtına kurulmuş bir irfan sahibi

kızmakta çabuk, daha da kolay gülmesi

yaşlı bir adam şapkası hırpani

yaslanmış duruyor, asası dikenli.

Köprüde durdu bir başına

ne ateşe pabuç bıraktı ne de gölgeye;

asası kırıldı taşa vurunca

irfanı öldü gitti Khazad-dûm’da.

******

Sam’in de Gandalf için söyleyecek bir iki sözü vardı (sf. 432):

Havai fişeklerin en güzeli

patlar mavi yeşil yıldızlar gibi,

gökgürültüsünden sonra altın bir yağmur

semadan çiçekler gibi yağar.


Yüzüklerin Efendisi
Galadriel Hanım

Gurubun Lothlórien’den ayrılması sırasında Celeborn’un arkasında beyazlar içinde duran Galadriel, elinde bir harp ile şarkısını söylemiştir (sf. 446):

Şarkısını söylüyorum yaprakların, altın yaprakların, orada yetişen altın yaprakların:

Rüzgârın şarkısını söylüyorum, oraya gelip dallar arasında esen rüzgârın.

Güneş’in gerisinde, gerisinde Ay’ın, köpükler Deniz üzerindeydi,

İlmarin kıyılarında altından bir Ağaç yetişmişti.

Ağaç parlıyordu Eldamar’daki Bitmezakşam yıldızları altında,

Elf Tirion’unun surları dibinde, Eldamar’da.

Dallanan yıllar boyunca altından yapraklar orada çoğaldı,

Burada, Ayıran Denizler ardında bir yandan dökülürken elf gözyaşları.

Ah Lórien! Çıplak ve yapraksız Gün, Kış geliyor,

Yapraklar akıntıya dökülüyor, Nehir uzağa akıyor.

Ah Lórien! Çok uzun zamandır yaşadım bu Beri Kıyısı’nda,

Ve altın elanoru sarmaladım solan bir taçla.

Lâkin gemiler için şarkı söylersem hangi gemi gelir bana şimdi,

Hangi gemi geri taşır, bu kadar engin bir Deniz’den beni?


Frodo, Galadriel Hanım’ın söylediği bir başka şarkıyı uzun zaman sonra yorumlamıştır (sf. 453). Varda, bu sürgündeki elflerin Elbereth dedikleri Hanım’ın adıdır.

“Ah! altın gibi dökülüyor yapraklar rüzgârda, uzun yıllar ağaçların kanatları gibi sayısız! Uzun yıllar Batı’nın ötesinde, yıldızların Varda’nın kutsal ve kraliçelere yakışır sesinin şarkısıyla titrediğimavi seması altındaki yüksek saraylarda içilmiş yudum yudum bal likörü gibi gelip geçti. Şimdi kadehi benim için kim dolduracak? Çünkü artık Tutuşturan, Varda, Yıldızların Kraliçesi, Hepak Dağı’ndan kollarını bulutlar gibi kaldırdı ve bütün yollar derin gölgelere battı; kurşuni ülkeden çıkan karanlık, aramızda köpüren dalgalar üzerine uzanmış ve sis Calacirya’nın cevherlerini sonsuza kadar örtmüş. Artık yitti, yitti Doğulular için Valimar! Elveda! Belki sen Valimar’ı bulursun. Belki sen bile bulabilirsin onu. Elveda!”

Kaynak

Yüzüklerin Efendisi 1. Kitap – Yüzük Kardeşliği (4. Basım)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.